SİNASOS - MÜBADELE'DEN ÖNCE BİR KAPADOKYA KASABASI


Evangelia Balta’nın “Sinasos: Mübadeleden Önce Bir Kapadoya Kasabası” adlı kitabı Bir Zamanlar Yayıncılık tarafından Türkçe olarak yayımlandı.



Kitabın yayımı dolayısıyla Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesinin Yıldız Sarayı Dış Karakol Binasında 11.06.2007 tarihinde bir panel düzenlendi. 



Panele Evangelia Balta’nın yanı sıra Prof. Dr. Ayhan Aktar, Doç. Dr. Esra Danacıoğlu, Osman Köker ve LMV adına Sefer Güvenç ile Müfide Pekin katıldılar.



Evangelia’nın konuşmasını Türkçe’ye çeviren LMV Başkan Yardımcısı Müfide Pekin sundu. Konuşmaların deşifre edilmiş tam metinleri aşağıdadır.



Evangelia Balta’nın konuşması 



Sevgili Konuklar, iyi akşamlar,

Sözlerime, yeni çıkan bir kitaba “hoşgeldin” demek üzere bu akşam burada toplanan sizlere teşekkür etmekle başlamak istiyorum. Osman Köker’in davetini kabul edip “Mübadele” ve “Mübadele anıları” hakkında söz alan sevgili meslekdaşlarıma da müteşekkirim.



Türkçe yayınlanan ilk kitabımın en sevdiğim konuyla, yani Kapadokya ile ilgili olmasının beni son derecede mutlu ettiğini itiraf etmem lazım. Kapadokya konusuna bu güne kadar istediğim ölçüde eğilememiştim çünkü başlarda, Yunanistan’da Osmanlı Araştırmaları çalışmalarına öncelik vermeyi kendi kişisel misyonum olarak görüyordum. Bu misyon , insanın genç ve tecrübesizken kendine biçtiği yaşamsal hedeflerden biriydi. Hedeflere varılır ama bazen çok sevdiğin, seni yaşamsal derecede ilgilendiren konuları ihmal etme pahasına…



Ben atalarımın yurdu Kapadokya’nın, nenemin tatlı, acı anılarıyla canlanan bu tılsımlı bölgenin tutkunu olduğumu daha çocukken, Kavala’nın muhacir mahallesinde büyürken hissetmiştim. Bu anıların tadı hâlâ damağımda. Ve büyüdükçe Kapadokya üzerinde çalışma yapmam, adeta varoluşumun olmazsa olmazı haline geldi. 



Adettir, yazar kendi çalışmaları hakkında konuşmaz, ya da en azından eskiden bu böyleydi. Ben, editör olarak, yani kendi tarihsel anlatımımı yaratmak için başkalarının resim ve öykülerini ödünç almış biri olarak, söylemem gereken herşeyi bu kitabın önsözünde söyledim. Bu önsöz, Sinasos’ta 2004 Eylülünün bağbozumu günlerinde , pek de tesadüfe dayanmayan bir nedenle orada olduğum bir sırada, bazı şarap-ehli Türk ve Yunanlı dostlarımla benim hayata geri dönüşümü birlikte kutladığımız günlerde yazıldı. 



Sinasos albümünü ortaya çıkarma fikri, daha önceki Ürgüp albümü gibi, işadamı Dr. Yusuf Örnek’in beni Ürgüp Kayakapı projesine davetiyle kafamda şekillenmeye başlamıştı. 2003 Martındaki ilk toplantımızda projeye, göçmenlerin anavatan anılarıyla, onların yıllar sonra, ziyaretçi olarak bu topraklara geri döndüklerinde çektikleri fotoğrafları birleştiren bir dizi tarihi araştırmayı da dahil etme kararını almıştık.



Ama siz şimdi bana , “bu tarih midir?”, diye sorabilirsiniz. Ve ben de altını çizerek diyorum ki , evet bu tarihtir, gerçek kişilerin yaşanmış tarihidir, atalarımızın, ailelerimizin, Rumların, Türklerin, hatırladıklarını, ortaklaşa yaşadıklarını, gerçeklerini masaya yatıran bu insanların tarihidir. Eski Yunancada gerçeğe alitheia denir; bu sözcük, (Eski Yunancada lethe) “unutulmaya karşı direnen” anlamına gelir. Ve ben de şunu eklemek istiyorum: Bütünüyle Gerçek, bizlerin unutmak istemediklerimizdir. Zira belleğin canlı kalması için “tanınmaya”, kendini anlayacak, hissedecek, onu benimseyecek birilerine ihtiyacı vardır. Ve bu süreç duyguyla, karışık duygularla, olumlu, olumsuz duygularla yaşanarak yol alır. Hasret ama beraberinde matem, sevgi ama beraberinde nefret. Bu duygular bizi ürkütmemeli, onları anlamaya çalışmalıyız. Bunlardan kurtulma çabası içinde olmayalım; çünkü ancak o zaman bu duygular, kestirme sonuçlara varmada birer araç olmaya hizmet etmeyeceklerdir.



Son yıllarda Tarih ve Sosyal Bilimler, duygusal yapı ile düşünsel yapı arasındaki sıkı bağları tahlil etme konusuna giderek yoğunlaştılar. Dolayısıyla bu perspektifte ötekinin gerçeğini aramak için doğru/yalnış, hatalı/dürüst süzgeçi yetersiz kalıyor. Bu yol sadece sabit fikirlere saplanmaya, anlamsız kutuplaşmalara götürüyor. Bundan ötürü, burada ele alınan metinler, (yani Yunanlı ve Türk göçmenlerin anlatımları) resmettikleri kültürün ve kendilerini vücuda getiren belirli tarihi anın çercevesinde yorumlanmıştır. Bildiğimiz gibi insan belleği herşeyi mekanik bir şekilde kaydetmez, geçmişi depolamaz; bugünün ve toplumsal çevrenin etkisi altında tekrar şekillendirir. 



Fotoğraflara eşlik etmek için seçtiğim metinler, zamanın hakim ideolojisince etkilenmiş bir tarih bilincini temsil etmektedir. Yani demek istediğim sevgili konuklar, bu metinlerin bir dönemin kaynakları olduğudur; bu metinler tarih yazmaktadırlar.



Şimdi hepinizin önünde Aris Çokonas’a teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Kendisi, büyük bir ustalık ve hassasiyetle metinleri Türkçeye aktarırken göçmen söyleminin inceliklerini maharetle bu dile yansıtmıştır. Tüm yüreğimle kendisine teşekkürlerimi iletiyorum. Aris Çokonas’ın bu yıl Balkan Edebiyatı Çevirileri birinci ödülünü almış olması da bir tesadüf eseri değildir. Çevirmen olarak onu seçtiği için yayıncım Osman Köker’e de ayrıca teşekkür ediyorum.



İtiraf etmeliyim ki, Küçük Asya Araştırmaları Merkezinde yaptığım çalışmalar sırasında karşılaştığım tarihi anlatılardan çok büyük bir haz duyuyorum çünkü eleştirel bir yaklaşımla da olsa kendimi her türlü gerçeğe açık tutuyorum ve metinlerin satır aralarında, Kapadokya’da yaşayan insanlar arasındaki ilişkilerin sadece tarihi birer belge olmadığını keşfediyorum.



Ama en önemlisi, böyle metinler sayesinde hem kendimle hem de başkalarıyla hesaplaşabiliyor olmam. Çünkü böyle metinler olaylara şekil verir, onları gözler önüne serer, ölçütleri gözle görünür kılar. Ve son tahlilde insanoğlunun ihtiyacı da budur. Dolayısıyla sabahın erken saatlerinde Sinasos henüz uykudayken Pingos’un evininin önündeki kaya üzerinde oturmak ve hayallere dalmak benim için bir tür ibadet, derin bir kişisel ihtiyaç olmuştur. Köye hakim bu noktadan Küçük Asya Araştırmaları Merkezindeki Rum göçmenlerle bütünleşirken, Makedonya’nın ormanlarını, dağlarını, ovalarını terkedip, Kapadokya’nın bu çorak, tuhaf coğrafyasına gelen “öteki” göçmenlerin, yani Türk’lerin bana söyleceklerini kavramaya da gayret ederim. Ve işte o anda içimde, kaybetmiş olduğum kendi yakınlarımla da sohbet arzusunu şiddetle hissederim. 



Beni dinleyen sevgili konuklar, kendi insanlarımızı beraberce anmak üzere buraya geldiğiniz için sizlere çok çok teşekkür ederim. 





Prof. Dr. AYHAN AKTAR- İnsani açıdan yardım alabilmek amacıyla iç noktalara doğru yollanıyorlar. Mesela Patras'a, Patras Limanı'ndan Yunanistan'ın iç bölgelerine doğru yük vagonlarında taşınma görülüyor. Kalacak yerleri yok. Kraliyet Opera Binasında localarda yaşayan aileler görülüyor. Gene ilginç fotoğraflardan biri; arkeolojik alanlarda bile mübadiller çadır kurmuşlar ve barınmaya çalışıyorlar. Tabii nüfusu 4,5 milyona yakın bir Yunanistan'a çok kısa bir zaman, yaklaşık 5 ay içinde bir milyon civarında insan geldiği zaman bu ekonomi üzerinde ciddi bir şok yaratıyor ve diasporadaki Yunanlıların tertiplemiş olduğu yardım faaliyetleri var. Eşya, eski elbise, vesaire yolluyorlar ve mübadil olanlara özel bir kâğıt veriliyor, onlar o kâğıtlarla gidip Amerika'dan, Avustralya'dan, Avrupa'dan yollanan eski, kullanılmış elbiseleri almaya başlıyorlar. 1922-1923 yılı kışı çadırlarda geçiyor, gene bu fotoğraf bunu gösteriyor. Yine bu yardım faaliyetleri, burası Atina'nın merkezi Sintagma Meydanı, solda Anglater Oteli var, Parlamentonun önünde insanlar günlük 2 Drahma'lık yardımı almak için kuyruklardalar. 

Mübadelenin insani sonuçlarından biri bölünmüş ailelerdir. Yani ailenin çeşitli fertleri farklı farklı yerlere gitmiş olabiliyorlar. Dikkat ederseniz burada yaşlı bir kadın listelerde kendi akrabalarını arıyor. Benim hatırladığım kadarıyla 1960'larda, benim çocukluğumun geçtiği dönemde İstanbul Radyosunda kayıp programları vardı, yaşı 50'nin üzerinde olanlar hatırlarlar. Orada Kayseri'nin Everek İlçesinden Ahmet kız kardeşi Safiye'yi arıyor gibi o zamanki TRT radyosuna yazılmış mektuplar okunurdu. Şimdi burada gene bir gemiyle taşınma durumu var, ama dikkat ederseniz bunlar artık Orta Anadolu Rumları, Yunan Ordusunun gitmediği yerlerden -belki Kapadokya'dan- gelen Rumlar. Bunlar tonet sandalyelerini bile götürme durumunda olan daha şanslı insanlar, daha organize bir göç durumu var. 

Tabii bütün bunlar olurken Venezelos'la Nansen arasındaki yazışmaları okuduğumuz zaman mübadeleyi Venezelos istiyor, çünkü haklı olarak Batı Anadolu'dan ayrılmak zorunda kalan Anadolu Rumlarının Türkiye'ye bir defa daha dönme imkânlarının olmadığını görüyor. Bunlara yer açmak için 1912'de Yunanistan'ın genişlemesiyle Yunan hâkimiyeti altına geçmiş olan Makedonya'daki büyük çiftlik arazilerindeki Müslümanların geri yollanmasını istiyor ve mübadele konusunda anlaşmaya varıldığı zaman yavaş yavaş bu insanlar liman şehirlerinde, Kavala'da, Selanik'te toplanmaya başlıyorlar ve Türkiye'den gönderilen vapurlarla bu insanlar 1923 senesinin Aralık ayından itibaren ve özellikle 1924 içinde Türkiye'ye doğru taşınmaya başlıyorlar. Bu, bu operasyonu gösteren nadir fotoğraflardan biridir. 

1922 Eylül ayında İzmir'in düşmesinden sonra Ankara Hükümeti, Mustafa Kemal Paşa ve kurmayları savaşın devam etme ihtimalini göz önünde tutuyorlar. Dolayısıyla yaşları 20'yle 45 arasında olan bütün Anadolu Rum erkekleri savaş esiri gibi kabul edilerek Anadolu'nun içlerine taşınıyorlar. Bu uygulamanın altında şu var: Eğer bunların gitmesine izin verilirse bunlar yarın, öbür gün yine Anadolu'ya gelebilecek bir Yunan Ordusunun neferi olarak karşımıza çıkarlar diye düşünülüyor. Tabii aslında bu insanların savaş esiri olmasının hiçbir anlamı yok, çünkü bunlar muharip güç değil, savaş esiri sayılamaz, ama tabii işin sonunda bu savaş ve bunlara karşı tek yardım eden kuruluş Amerikan Kızılhaç örgütüdür. Bu bunlara ekmek dağıtılmasını gösteren bir fotoğraftır. 

Anadolu Rumlarının Yunanistan'a gitmesinden sonra dikkat ederseniz bu grup artık netleşmeye başladı, kadın ve çocuklardan ve yaşlı insanlardan oluşan bir grup, çok ciddi bir yetimler ve çocukların eğitimi sorunu ortaya çıkıyor. Kamplarda okullar açılmaya başlıyor, bu okullardan bir tanesinin fotoğrafını görüyorsunuz ve aynı şekilde yetimhaneler açılıyor. Çadırlardan sonra Yunanistan'da insanlar gördüğünüz tipte ahşaptan yapılmış barakalara yerleşmeye başlıyorlar, yani 1924 kışından itibaren artık Yunanistan'da büyük şehirlerin etrafında, varoşunda bir tip göçmen mahalleleri oluşmaya başlıyor. Pire bunlardan bir tanesi, Renau Hirşon'un 1970'lerde yaptığı antropoloji çalışması bu grubun 1970'lerdeki durumunu bize anlatıyor. gene bir mübadil mahallesinden görüntüler. Kayseryana'da bir mübadil mahallesi, 1950'lerde dikkat ederseniz hâlâ bir gecekondu yapısı söz konusudur. Selanik ve mübadillerin bulunduğu bir mahalle. Bu nüfus mübadelesinin ekonomik olan sonuçlarından bir tanesi Yunanistan'da hiç bilinmeyen bazı zanaatların Türkiye'den giden Rumlar tarafından oraya tanıtılmış olmasıdır. Bunların başında halıcılık geliyor, daha sonra da ipekböcekçiliği. Bu fotoğrafta Anadolu'dan, özellikle Orta Anadolu'dan giden genç hanımların dokuduğu halıları görüyoruz. 

Evet, şimdi tekrar 30 Ekim ya da tekrar 30 Ocak'la 24 Temmuz arasına gidelim, Lozan'da Lozan Anlaşması'nın imzalanmasını gösteren bir iki fotoğrafımız var. Elefderios Venezelos'un imzalaması 24 Temmuz, tabii bu esas büyük anlaşma, biliyorsunuz mübadele anlaşması bir dizi anlaşma içinde bir tanedir, fakat biz Lozan Anlaşması dediğimizde o bütün anlaşmalar bütününü kabul ederiz, aslında Lozan Anlaşmalarından bahsetmek lazım. Evet, İsmet Paşa'yla Venezelos nüfus mübadelesinin mimarları, ben çok konuştum, konuşmamı Sevgili Evangelia Baltan'ın Karamanlıca Kitaplar Katalogu'nda yayınladığı bir şiirle bitirmek istiyorum. Bir Neofitos Ekonomos isimli papaz efendinin Selanik'te bastırdığı Türkçe, ama Yunanca harflerle bastırdığı bir mübadele destanından son bir bölüm. 

İsmet Paşa Venezelos geldiler 

Trampa yapmaya karar verdiler. 

Acep bunu bir ferde mi sordular. 

Dünya kurulalı görülmemiştir. 

Türkiye'den kaldırdılar bizleri, 

Kan ağlıyor hepimizin gözleri. 

1924'de Selanik'te basılmış. Ben müsaadenizle burada kesmek istiyorum. (Alkışlar)



Prof. Dr. YORGO STEFANAPULOS- Ben mühendisim, fakat tabii bu bizi de ilgilendiren bir konu olduğu için bir soru sormak isterdim. Siz bu mübadele anlaşmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Haklı mıydı, haksız mıydı, iyi mi oldu, kötü mü oldu? Bosna'daki şeyler yaşanır mıydı, yaşanmaz mıydı? 600 yıl birlikte yaşayan toplumlar acaba birbirini boğazlar mıydı, yoksa gerçekten haksız bir şey mi oldu? Neofitos'un şiirini de okurken bunlar aklıma geldi, bir şey daha sorayım; mübadeleden muaf tutulanlar acaba doğru toplumlar mıydı? Çok ilginç bir şey, çünkü gördüğünüz gibi mübadeleden muaf tutulan İstanbul Rumları dağılıverdi. Neden? Çünkü kozmopolit bir kent. Batı Trakya'daki Türkler hiçbir şekilde dağılmadı. 



Prof. Dr. AYHAN AKTAR- Şimdi bu kadar ciddi bir tarihsel sürece haklıydı, haksızdı demek biraz zor. Yani isterseniz bu terimlerle konuşmayalım, ama ben konuşmamın başında bunun karşılıklı bir etnik temizlik olduğunu söyledim. Arnold Doi'nin çok güzel bir lafı var, "M illiyetçilik fikrinin doğu toplumlarına ,özellikle yakın doğuya şırınga edilmesi yakın doğu ülkelerinde giderek azalan oranda mutluluk ve refah getirmiştir" Yani bizim mahallede diyelim, Türkiye Yunanistan, Suriye, İsrail, Mısır'ı bizim mahalle sayalım, isterseniz Viyana'ya kadar bizim mahalle sayalım. Bu mahallede millet kavramı hep bana benzer insanlardan oluşan bir topluluk diye düşünülüyor. Dolayısıyla bizim kimliklerimiz sapına kadar Türk, sapına kadar Arap, sapına kadar Yunanlı oluveriyor. 

Bizim mahallede tirelenmiş kimlikler yok, Afrikalı-Amerikan, Japon-Amerikan, gibi arada tiresi olan kimlikler yok, hem kökeni, hem de anayasal vatandaşlığı yan yana getiren siyasi kimlikler yok. Dolayısıyla siz sadece Türklerden oluşan bir toplum kurmak istiyorsanız veya sadece Helenlerden oluşan bir Yunan toplumu kurmak istiyorsanız diğerlerini kapı dışarı etmenin çaresine bakıyorsunuz. Nüfus mübadelesi bunun bir yöntemidir. Filmi biraz daha erkene sararsak Ermeni tehciri bunun bir yöntemi, 1932'ye geldiğinizde bazı mesleklerin sadece Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları tarafından yapılmasına dair kanun bunun bir biçimi, vatandaş Türkçe konuş kampanyası başka bir biçimi, varlık vergisi daha başka bir biçimi, 6-7 Eylül olayları daha fantastik bir biçimi, bunlar biçimler, işin sonunda 1927 nüfus sayımı ki cumhuriyetin ilk nüfus sayımıdır, 1906 Osmanlı nüfus sayımıyla mukayese ederseniz 1906 nüfus sayımında bugünkü Türkiye Cumhuriyeti toprakları sınırını alırsanız o topraklar içinde gayrı Müslim azınlık oranı yüzde 20'ydi, 1924'de 2,4'e düştü. Yani 1906'da hayali bir Osmanlı caddesinde yürürken her beş kişiden bir tanesi Gayrimüslimken 1927'de, 21 sene sonra bu 40 kişide bir kişiye düştü. Ancak tabii burada milliyetçilerin istediği anlamda bir millet ortaya çıktı mı? Bilmiyorum, bu çok yoruma açık bir soru, yani oh, ne güzel, azınlıklardan kurtulduk dediğiniz zaman 50 sene sonra Kürtler diye birileri geliyor. Yani bir imparatorluk karmaşasından milli devlet kurmaya kalkıştığınız zaman kaçınılmaz olarak bu filmler görülüyor. Dolayısıyla haklı mıydı, haksız mıydı konusunda bir şey diyemeyeceğim. 

Biliyorsunuz mübadelelerin istisnaları vardı, İstanbul Rumları, İstanbul belediye sınırları içindeki Rumlar, belediye sınırlarını bilmeyenleriniz olabilir; Bostancı Köprüsü, Mimar Sinan'ın yaptığı Çekmece Köprüsü. Yani Kartal ve Pendik mübadeleye tabidir, Kilyos tabidir, Sarıyer değildir, Şile tabidir, Beykoz değildir, böyle bir İstanbul. Bir de Gökçeada ve Bozcada ahalisi mübadelenin dışında tutulmuşlardı, aynı şekilde Batı Trakya'daki Müslüman Türk azınlık da mübadeleden farklı tutulmuştu. Yorga Bey onlar yerinde duruyor, İstanbul Rumları kalmadı dedi, buna bir sosyolog olarak cevap vereceğim: Onlar buğday köylüsüdür, onların çocuklarını mühendis yapmak gibi büyük beklentileri yoktu, İstanbul Rumlarının vardı. İstanbullu Rumlar bunun gerçekleşmeyeceğini ördükleri zaman göç etmeyi daha çok tercih eder hale geldiler. 

Prof. Dr. YORGO STEFANAPULOS- Öbür tarafta, Yunanistan tarafında böyle bir uygulama yok, burada varlık vergisi kurdular, onun benzeri bir şey yok. 

Prof. Dr. AYHAN AKTAR- Kesinlikle değil, ama ben size güzel bir şey anlatayım. Ben bu konuşmayı İstanbul'da yapıyorum, bu konuşmayı Gümülcine'de yaptığım zaman orayı anlatıyorum. Benim iki konuşmam var, bu konuşmayı Atina'da yaparsam ben Yunanistan'ı anlatırım. 

SALONDAN- Sanki sadece Rumlar sıkıntı çektiler, Türkler hiçbir sıkıntı yaşamamışlar gibi anlatılıyor. 

Prof. Dr. AYHAN AKTAR- Tabii Türkler de sıkıntı yaşadılar. Ben bu konuda yaklaşık 100 sayfa yazdım, ama takdir edersiniz ki hepsini burada anlatamam. (Alkışlar) 

OSMAN KÜRKER- Tabii bir de işin fotografik yanı var, o da çok acıdır. Mübadeleyle Yunanistan'dan buraya gelenlerin çok az fotoğrafı var. Belki bir sergi, kitap yaparım diye 10 yıl önce ben epey araştırdım, çok dengesiz bir şey doğacağını düşünerek 10-15 yıl erteledim. Belki ileride buradaki fotoğraf arşivleri eğer varsa açılır, açılmayan var diye biliyorum, Kızılay'ın arşivinde olabilir, iskân müdürlüklerinin arşivinde olabilir, açılırsa bu taraf daha çok konuşulmaya başlanır. 

Hikayenin öbür tarafı daha çok biliniyor ve Hocam sadece belki burada Türkiye'den gidenleri konuşmayı daha önemli bulurum dedi, ama bir de fotoğraf sunumu yaptığından ortada böyle sunacak fotoğraf pek yok. Sadece birkaç gemi sunabiliyorsunuz, o kadar, ama şimdi bu konuda çalışmalar gittikçe artıyor, maalesef Yunanistan'daki kadar gelişmiş kurumlar yok, ama bizde de hiç değilse bir 5-10 yıldır çalışan Lozan Mübadilleri Vakfı var. Sefer Bey Vakfın genel sekreteri, şimdi kendisi daha çok mübadelenin insani boyutu ve her iki ülkede yapılanlar üzerine konuşacak, buyurun. 



SEFER GÜVENÇ- Saygılar sunuyorum. Şimdi öncelikle bu son kitabıyla bizim geçmişte çok kültürlü bir yaşamı paylaştığımızı bize bir kez daha hatırlattığı için Sevgili Evangelia Balta'ya ben içtenlikle teşekkür ediyorum ve bu kitabı yayınlayan Bir Zamanlık Yayıncılık editörü veya yöneticisi Sayın Osman Köker ve tüm çalışanlarına içtenlikle teşekkür ediyorum. Gerçekten ben bu Evangelia Balta'nın kitap tanıtımının bu kadar ilgi çekeceğini açıkçası beklemiyordum. Çok seçkin bir toplulukla karşı karşıyayız, Hocam mübadeleyle ilgili genel olarak söylenebilecek her şeyi söyledi. Hocamın konuşması bittikten sonra bir iki soru geldi, ben önce buradan başlamak istiyorum. 

Önce Profesör Yorga Stefanapulos dedi ki, mübadele haklı mıydı, haksız mıydı; şimdi bu soru gerçekten yanıtlanamaz bir soru, ama biz bu soruya şöyle yanıt verebiliriz, savaşlar haklı mıydı, haksız mıydı? Çünkü mübadeleye yol açan savaşlardır, savaşlar derken de bu sadece 1919'da Yunan Ordusunun İzmir'i işgaliyle başlayan ve 9 Eylül 1922'de sona eren Kurtuluş Savaşı değildir. Bizim tarihimizde önemli kırılma noktaları vardır, bunlardan bir tanesi eğer kimlik, aidiyet belirtmek gerekirse Türkler ve Müslümanlar için 1912 Balkan Savaşı bizim tarihimizde önemli bir kırılma noktasıdır. 1922'de Anadolu'da yaşayan Rum Ortodoksların başına gelenlerin aynısı 1912 yılında Makedonya'da ve Balkanlarda yaşayan Türklerin, Müslümanların başına gelmiştir. 

1912 yılında yenik düşen Osmanlı Ordusu perişan bir vaziyette bozguna uğradı ve arkasından sivil halk can derdiyle göçe çıktı. 1912 yılında Balkan Savaşından sonra göçe çıkan insan sayısı 1 200 000, bunların sadece 600 bin tanesi sağ salim Osmanlı Devletinin elinde kalan topraklara ulaşabildi, diğer 600 bin tanesi açlıktan, sefaletten, hastalıktan yaşamını yitirdi. Biz Balkan Savaşını göz ardı ederek 1922 ve 1923 olaylarını objektif olarak değerlendiremeyiz. Öncelikle ben bunun altını çizmek istiyorum, yani Yunanistan'da 1922'ye Küçük Asya felaketi denir, bizde de 1912 olayına Balkan bozgunu denir. Yani Balkan bozgunu bizim için neyse 1922 olayı Yunanistan için, Yunan Ordusu için ve Rum Ortodoks halkı için odur. Yani mübadeleye yol açan savaşlardır, bu gerçeği hiçbir zaman için gözden uzak tutmamamız gerekir. O nedenle ben Lozan Mübadilleri Vakfı adına konuşuyorum, Vakfımızın temel amaçlarından bir tanesi barış kültürünü savunmaktır, iki halk arasında 80 yıldır ekilen nefret tohumlarını kırmak, iki halkın birbirinin insani yönlerini keşfetmesi için çaba göstermektir. 

Burada da en önemli etkenlerden bir tanesi veya en önemli unsurlardan bir tanesi insanlığın ortak, kültürel mirasına sahip çıkmaktır. Kültürel miras bilindiği gibi iki yönlüdür, bir tanesi somut kültürel miras, diğeri soyut, somut olmayan kültürel mirastır. Somut kültürel miras daha çok mimari miras dediğimiz mirastır, bugün mübadele olayı sadece göç olayı değildir, mübadele aynı zamanda kültürel mirasa büyük darbe indiren, yıkım getiren önemli bir tarihsel olaydır. Mübadeleyle yerlerini yurtlarını terk eden insanlar özellikle dini amaçla kullanılan yapıları yıkıldı, önce insanların dirileri sürüldü, arkasından da onlara ait ne kadar iz varsa onlar ortadan kaldırıldı. Kiliseler, camiler, manastırlar, hamamlar hatta saat kuleleri bu yıkımdan nasibini aldı. 

Şimdi Lozan Mübadilleri Vakfının en önemli çalışmalarından bir tanesi mübadeleden kalan mimari mirasın korunması için çaba göstermektir. Biz bu amaçla 2004 yılında Mustafa Paşa Sinasos'ta bir sempozyum düzenledik. Yunanistan İKOMOS'uyla ortaklaşa düzenlediğimiz bu sempozyumda ortaklarımızdan bir tanesi de Mimarlar Odasıydı, diğer bir ortağımız Mustafa Paşa Belediyesi, diğer bir ortağımız Korumacı Mimarlar Derneğiydi. Yani Türk ve Yunan sivil toplum örgütleri birlikte bu konuya el attılar ve sahip çıktılar. Biz bugün bunun olumlu meyvelerini alıyoruz. Nerede alıyoruz? Yunanistan'da alıyoruz. Nerede alıyoruz? Türkiye'de alıyoruz. 

Biz geçen hafta Yunanistan'ı ziyaret ettik, Yunanistan'da Yenicey Vardar, Yunanca adıyla Yalıca denilen bir beldede Gazi Evrenos'un türbesi var, daha önce fabrika olarak kullanılmış ve yıkıma terk edilmiş olan türbe şu anda oradaki yerel yönetimler tarafından ele alınmış ve restore edilmektedir. Gündemde bir saat kulesi var, saat kulesi de bakımsızlıktan yıkılma noktasında, saat kulesi gündeme alınmış, saat kulesi restore edilecek. Orada hamam var, hamam restore edilecek, Osmanlı döneminden kalan bir iki tane cami kalıntısı var, onlara sahip çıkılıyor, bunlar çok sevindirici gelişmelerdir. Mustafa Paşa'da bir koruma bilinci ve koruma faaliyeti var, bunu Mustafa Paşa kitabı tanıtılırken arkadaşlarımız anlatacaklar. Lozan Mübadilleri Vakfı olarak biz yerel yönetimlerden her gün mail alıyoruz, telefon alıyoruz ve bizim burada bir kilisemiz var, bu kiliseye sahip çıkmak istiyoruz, bunu korumak istiyoruz, lütfen bize işbirliği yapacağımız Yunanistan'daki kişi ve kurumları tanıtır mısınız, bizim ilişkimizi sağlar mısınız yollu istekler alıyoruz. Artık insanlar geçmişte birlikte yaşadıkları ve Hocamın dediği gibi homojen bir ulus yaratma uğruna sınır dışı ettikleri veya edildikleri ülkelerinin vatandaşlarını arayıp, bulma, onlarla ilişki kurma peşindedirler. Geçen gün bir mail geldi, Evangelia Balta'ya da o maili geçmiştim, Kaymaklı denilen ve yeraltı şehirleriyle meşhur bir belde var. Sinesos'ta yapılan çalışmaları gören ve bundan etkilenen Kaymaklı Belediye Başkanı göndermiş olduğu mailde diyor ki, biz buradan giden hemşerilerimizle ilişki kurmak istiyoruz, lütfen bize yardımcı olun. Biz buradaki tarihi ve kültürel değerlere sahip çıkmak istiyoruz diyorlar, bunlar çok önemli gelişmelerdir. 

Şimdi yine Hocamın konuşmasının sonunda sözünü ettiği bir konu var: Beklenen oldu mu, yani homojen bir toplum yaratmak için bu mübadele yapıldı, acaba bu başarılabildi mi? Hocam ben iyi ki başarılamadı diyorum, çünkü biz bugün aklı başında olan, insani değerlerini yitirmemiş olan herkesin çok kültürlü bir yaşamı savunmasının gereğine inanıyoruz. Biz Lozan Mübadilleri Vakfı olarak şu anda iki tane proje yürütüyoruz, bir tanesi Mustafa Paşa'yla ilgilidir. Bu projenin adı bile amaçlarımızı anlatmaya yeter, Çölde bir vaha, çok kültürlü Mustafa Paşa, Mustafa Paşa'da Makedon dili ve mübadil kültürü. Bu bir belgesel projesidir. Diğer bir proje belleklerdeki güzellik mübadele türküleri projesidir. Yani biz bu iki projeyle çok kültürlü yaşamı savunuyoruz. 

Mustafa Paşa'dan giden Rum Ortodokslarla orada yaşayan Türk Müslümanlar iki farklı cemaattiler. Birlikte yaşıyorlardı, hiçbir sorunları yoktu, birlikte üretiyorlardı, birlikte tüketiyorlardı. Onları gönderdik, peki, Mustafa Paşa'ya yerlerine kim geldi? Mustafa Paşa'da yine dili, adetleri ve görenekleri farklı bir toplum geldi. Tek fark gidenler Rum Ortodoks'tu, yani orada kalanlardan farkları dini inançlarıydı. Gelenlerinse orada kalanlarla ortak noktaları sadece dini inançlarıydı, yani Müslümanlardı, ama geldiklerinde konuştukları dil Türkçe değildi. Slavca kökenli Makedon'ca kökenli bir dil konuşuyorlardı ve gelenekleri farklıydı, şarkıları farklıydı, yemek kültürleri farklıydı. Bu Mustafa Paşa'da veya Türkiye'de yerleştirmek istenilen homojenliğin tutmadığının çok açık bir kanıtıdır ve biz bugün Mustafa Paşa'da dün Rum Ortodoksların kültürüne nasıl sahip çıkıyorsak bugün de Mustafa Paşa'da gelen mübadillerin beraberlerinde getirdikleri kültüre sahip çıkıyoruz. Yani Mustafa Paşa'da çok kültürlü bir yaşamın devam etmesi için çaba gösteriyoruz. 

Türkiye'ye gelen mübadiller çok farklı dil gruplarına, çok farklı kültür gruplarına sahiptirler. Türkiye'ye gelen mübadiller içinde ana dilleri Rumca olanlar vardı, bunlar Giritliler, Yanyalılar, Grederyalılar, Naslişlilerdi, bunların ana dilleri Rumca'ydı. Makedonya'nın kuzey tarafından gelenlerin, Rodina, Edesa bölgesinden gelenlerin ana dilleri Makedon'ca, hatta aralarında Vılahça, Ulahça, yani Romence konuşanlar vardır. Draman'ın dağlık bölgelerinden gelenler Bulgarca veya Pomak'ça diye bir dili konuşuyorlar, buna Arnavutları ekleyebilirsiniz, buna çingeneleri ekleyebilirsiniz. Yani demek ki çok kültürlü bir yaşamdan kolay kolay yakayı sıyırmak pek mümkün olmuyor. 

Dün olduğu gibi bugün de Türkiye toplumu çok kültürlü bir toplumdur, bu aynı zamanda Yunanistan için de geçerlidir. Çünkü biz Yunanistan'ı yılda bir iki kez ziyaret ediyoruz, annelerimizin babalarımızın doğduğu toprakları gidip görüyoruz. Orada da Anadolu'dan giden Rum Ortodoks mübadillerle karşılaşıyoruz, onlar da buradan götürdükleri dillerini ve geleneklerini aynen sürdürüyorlar. Karadenizliler Karadenizliler gibi, hiçbir değişiklik yok, orada da kemençe var, burada da kemençe var. Yani bizim, sıradan bir demokratın, sıradan bir ilericinin görevi bugün çok kültürlü bir yaşamı savunmaktır, işte Lozan Mübadilleri Vakfı bunun için çaba gösteriyor. Ben yine bize geçmişimizi hatırlattığı ve çok kültürlü yaşamımıza ışık tuttuğu için Evangelia Balta'ya ve Bir Zamanlar Yayıncılığa içtenlikle teşekkür ediyorum, sağ olun.



OSMAN KÜRKER- Bizim Bir Zamanlar Yayıncılık olarak yayınladığımız bir başka kitap var; Kemal Yalçın'ın Emanet Çeyiz adlı kitabı. Emanet Çeyiz de aslında Kemal Yalçın'ın kendi hayatından parçalardır. Rumlar kasabalarından göç ederken bunlara emanet olarak bıraktıkları bir çeyizin yıllar sonra sahibini arar ve gider en sonunda Yunanistan'da aileyi bulur, torunlarına teslim eder. Bu sırada Yunanistan'da aileyi nereden bulurum diye araştırırken Türkiye'den göç etmiş Rumlarla teması olur, onlarla röportaj diyebileceğimiz görüşmeler yapar, onu yansıtır. Onlar hep şimdiki durumu nedir diye kendi kasabalarını sorarlar, sonuçta Türkiye'ye gelir, bir de Türkiye'de onların kasabalarına gider, göçtükleri Sinop'un Alaçatı beldesine, Nevşehir'e gider. Orada da Yunanistan'dan gelmiş Türklerle görüşür, karşılıklı olarak 15 görüşme yapılmış diyebilirim, bunu bir roman kurgusunda aktarır. 

Orada şöyle bir ilginç şey vardı: Sanırım Nevşehir'de ya da başka yerde de olabilir, yerleşik halktan biriyle görüşüyor, yani göçle gelmiş, mübadil değil, onlar; gidenler hiç olmazsa Türkçe biliyordu, onlar Türk'tü, ama gelenler Rum, Türkçe bile bilmiyor diyorlar. Yani özellikle mübadelenin başında kimlikler bu kadar karışık durumda. Sinesos'u özel yapan nedir? Sinesos'ta birincisi Kapadokya'daki Rum cemaatlerinin tamamından değilse bile önemli bir kısmından farklı olarak Türkçe konuşmuyorlar, Karamanlı dediğimiz Kapadokya'daki cemaatler esas olarak Türkçe konuşur, ana dilleri de Türkçe'dir, Sinesos böyle değil. 

İkincisi bu kitabın da varolmasını sağlayan bir şey, başka hiçbir yerde ben duymadım: giderken Serafim Rislos diye bir öğretmen, göçü de organize eden kardeşiyle birlikte karar veriyorlar, Serafim Rislos öneriyor, komitenin başkanı olarak kardeşi kabul ediyor ve komiteye de biz gitmeden önce kasabamızın fotoğraflarını çektirelim diye bir şekilde kabul ettiriyorlar. Sanırım 20 lira bir bütçe ayırabiliyorlar, profesyonel fotoğrafçı arıyorlar, Ürgüp'ten iki akraba bulup, onları tutuyorlar ve kasabanın 100 kadar fotoğrafını çekiyorlar. Önemli yerleri, mahalleleri, çeşmeleri, konakları, büyük yapıları, kamusal yerleri ve geleneksel kıyafetleri giymiş insanları çekiyorlar. Yani o gelenekleri yaşatmak için fotoğraf çektiriyorlar ve kendilerdi Mersin üzerinden Yunanistan'a giderken fotoğrafların negatifleri İstanbul'a, oradan Atina'ya gidiyor ve albüm olarak basılıyor. Herhalde 100 kopyaydı, 100 kopya basılıyor ve yaklaşık bir yıl sonra da göç ettikleri yeni yerlerde ailelere dağıtılıyor. Bu kitabın omurgalarından birini bu albüm oluşturuyor, ama bu sadece bir albüm kitap değil, başka fotoğraflar da var. Arşivlerden Evangelia Balta'nın derlediği 1924 öncesi çekilmiş fotoğraflar da var. 1951 ve 1959'da iki ayrı araştırma gezi grubu gelip Sinesos'ta çekim yapıyor, onlardan da bazı fotoğraflar var, ama sadece fotoğraflar da değil, sözlü tarih görüşmeleri yapılmış, yazabilecek durumda okur yazar insanlara anılar yazdırılmış ve bunların da eklendiği aynı zamanda araştırma kitabı da olan bir kitap olmuş. 

Buraya kasaba mı demeli, köy mü demeli, ben onda tereddüt ettim, kitapta da göç edenler kendi ağızlarından anlatırken bazen kasaba bazen köy deyimini kullanıyor, biz daha çok bu büyüklükteki yerlere kasaba diyoruz diye Türkçe'sine kasaba dedik. Burada da zaman zaman köy, zaman zaman kasaba dersem kusura bakmayın. Burası Kapalos Mahallesi, kasabanın Ürgüp tarafından girişi, bu yine aynı mahalleden başka bir görüntü, evler tepelere kurulmuş. Bu Kipos Mahallesi, bir sonraki fotoğrafta yine kayalara oyulmuş evleri görüyoruz, bir dere yatağı görüyoruz, bu yine Kipos Kayalıkları üzerine kurulmuş bir ev. Burası Yenimahalle'nin görünümü, mahalle isimlerini veriyorum, ama fazla bir anlam taşımayacaktır, fotoğraf altlarında yazdığı için veriyorum. Burası Yenimahalle'nin başka bir görünümü, evler genellikle dışarıdan bakıldığında taş binalar gibi görülüyor, içerileri biraz daha değişik olanlar var, onlara da değineceğim. Kayalar oyulmuş, ön tarafı taşlarla ev gibi yapılmış, evin bazı odaları kayalar oyularak kayanın içine yapılmış, bu iklim olarak da belli bir rahatlık sağlıyor. Kışın daha sıcak, yazın daha serin oluyor. 

Burası Maraşoğlu Köprüsü, kasabanın ileri gelenlerinden Vasilios Maraşoğlu inşa ettirmiş. Bu da 1924'de çekilmiş bir fotoğraf, 1924 derken kast ettiğim hep doğunun incisi Sinesos diye anılan o albümdeki fotoğraflardır. Bu da kasabanın genel görünümünü gösteren bir fotoğraf, Gavras Mahallesi. Burası Mulas Mahallesi, kasabanın merkezinden girişe doğru olan yer, burası ne durumda bir de ona değineyim. Genellikle mimari doku çok bozulmamış, yıkılan evler var, dere ıslah çalışması vardır ya, bizde modernleşmenin ilk adımıdır, dere ıslah çalışması yüzünden kot yükselmiş, çukurda kalan kiliseler var, ama İstanbul, Ankara gibi ya da hızla gelişen diğer şehirlerde gördüğümüz gibi eski şehrin tamamen yıkılıp yerine yeni bir şehrin inşası gibi bir durum yok. En çok değişen yerlerden biri bu, burası cami, burası medrese, buradakiler Rum evi, hatta buradaki musalla taşı. Bu ortadaki blok 2 3 ev yıkılarak burası kasabanın giriş yolu haline gelmiş, o tür değişiklikler var. Bu fotoğraf yine kasabanın genel görünümü. Evet, burası en büyük kiliselerden Mesevoli, yani pazar yeri demek herhalde, yanılıyorsam düzeltebilirsiniz, kasabanın merkezi, oradaki Konstandinos ve Eleni Kilisesi, şimdi bir metrelik kot farkından dolayı seviyenin altında kalan bir yer. 

Bu fotoğrafın ilki 1924'de çekilmişti, bu 1959'da daha sonra çekilmiş bir fotoğraf, gezi ya da araştırmaya gelenler tarafından çekilmiştir, kilisenin girişi görülüyor. Burası Yenimahalle'deki diğer bir kilise, Taksi Arhon Mihail ve Gavriyil kilisesi; bunu şimdi biz göremedik, tamamen yıkılmış olabilir, çünkü 1959'daki hali böyle, daha o zamandan yıkılmak durumunda. Burası Ayos Nikalaos Manastırı'nın girişi, bu da 1924'den önce çekilmiş bir fotoğraftır. Burası da yıpranmasına rağmen, yıkılan yerleri olmasına rağmen hâlâ gezip görülebilecek bir yer durumundadır. Burası erkek okulu, erkek okulunun bahçesi. Bu ilkokul, karma, kızlar ve erkekler öğretmenleriyle birlikte görülüyor. Sinesos bölgedeki eğitimin de en yüksek olduğu okullardan biri, Tabii Yunanca eğitim var, çünkü orada anadil Rumca'dır. Bu okulun mütevelli heyetini eşleriyle birlikte gösteren bir fotoğraf. Bu ihtiyar heyeti binası, kamu binalarından biri diyebiliriz. 

Bu hamam, bu bir konak, Hacı İyeofislerin bir konağı, Bulunas Mahallesi'nde Poligenides Kabasakal'ın evi, burası yine büyük evlerden biri, Doktor Sarandis Areomos'un evi. Bu yine büyük bir ev, Sultan Aralombos'un evinin giriş kısmı, bu da şimdi otel olarak kullanılıyor, hâlâ ayakta duran ve restore edilmiş binalardan biridir. Bu Serefinvizosların evi, bu da hâlâ duruyor, kapısında bir yazı vardı, orada şöyle yazıyor: İnsanoğlu eğer dostsan hoş geldin, düşman ve kötü niyetliysen bu kapıdan uzak dur. Bugün benim, yarın başkasının ve hiçbir zaman hiç kimsenin. Bu aslında bütün Sinesos'un da hikayesini anlatan bir söz ve hâlâ geçerlidir. Bu evi tanımanız lazım, ben iyi televizyon izlemem, ama Asmalı Konak diye biliniyor, Asmalı Konak dizisinin çekildiği yer. Yarniturosis'in Damadı Yahra Vasil'in evi, ama 1959'da çekilmiş, yani şimdiki sakinlerinin bulunduğu bir fotoğraf. Asmalı Konak dizisine rastladığımda ben önce Mardin'de çekilmiş zannettim, hep taş konaklar görülüyordu. Kapadokya'yı, Sinesos'u da daha önce hiç görmemişim, şaşırdım. Yani nereden geliyor bu mimari doku, çünkü bu bir zenginliği gösteriyor. 

Geçen yıl gittik, gördük, aslında orası öyle zengin olması mümkün olan bir yer de değil. Yani öyle mümbit bir tarım arazisi değil, bir ticaret merkezi olacak bir yer değil, ancak bu kitaptan Evangelia Balta sayesinde öğrendik ki Sinesoslular İstanbul'da iki sektörü deyim yerindeyse ele geçirmişler. Biri havyarcılar, Rusya'dan havyar getiriyorlar, İstanbul'da satıyorlar, hatta taşraya sevk ediyorlar, onun bir türevi olarak salamura balık ticaretiyle uğraşıyorlar, kurutulmuş balık ticaretiyle uğraşıyorlar, servetin bir kaynağı budur. İkinci kaynağıysa diğer esnaf takımına boyacılar deniliyor; onlar da Karadeniz'e açılan ve Karadeniz'den gelen gemilerin iaşesini ve bakımını sağlıyorlar. Bu iki sektör bir ara Sakız Adalıların ellerindeymiş, onlar giderken Sinesoslulara kalmış, bu iki sektör oradaki zenginliğin de kaynağı ve İstanbul'da kazandıklarını Sinesos'a yatırmışlar. Burada zenginliği hem konaklar olarak görüyoruz hem kültürel kurumlar diyelim, okul olarak görüyoruz, eğitim seviyesinin yüksekliğin de bunu hissediyoruz, öyle bir durum var. 

Şimdi durum nasıl? Öyle çok iddialı sosyolojik bir açıklama yapacak durumda değilim belki, ama yine de söyleyeyim; şimdi de mimari yapının bozulmamasında bence yine paranın bir rolü var. Çünkü koruma parayla olur, bu genel olarak kabul edilen bir kuraldır. Korumanın parayla çok doğrudan bir ilişkisi vardır, paranız varsa binayı restore edersiniz, korursunuz, ama parasız olduğunuz için de binayı korumak zorunda kalabilirsiniz. Bir de olumsuz anlamda da bir ilişkisi vardır. Sinesos'ta hâlâ öyle hızlı bir şehirleşmeyi yaratacak bir zenginlik yok, onun için eski doku iyi, kötü korunmuş, yani eksiki yıkılıp yerine klasik apartmanlar dikilmemiştir. Nüfus çok hızlı artmıyor, yine Sinesos cumhuriyet döneminde de dışarıya sanatkâr, zanaatkâr diyebileceğimiz bir göç vermiş. Bu ekonomik durumun bence oradaki yapının korunmasına olumlu etkisi olmuştur. Onun için Sinesos'ta göç çok önemli, göç dediğim İstanbul'a 17, 18 yaşında delikanlıları hemen yolluyorlar, orada yine Sinesos'luların yanında çırak olarak başlıyor ve sonuçta belli bir zanaat kazanıp devam ediyor, bu bir İstanbul'a uğurlama sahnesi, bu da 1918'de çekilmiştir. 

Etrafta da güzel şeyler var; bu eski bir han, Sarı Han olarak anılıyor, o dönemde de biraz mesire yeri gibi kullanılıyor ve aileler diyelim: Piledopulos ailesinin bir fotoğrafı; kıyafete baktığımızda da belli bir modern hayatın izlerini görebiliyoruz. Bu fotoğrafta geleneksel kıyafetteki kızlar çeşme başında, bu 1924'de özel olarak çektirilmiş bir fotoğraf, kıyafetlerimiz nasıldı, albüme yansısın ve ölümsüzleşsin diye çekilmiş bir fotoğraftır. Bu yine otantik, geleneksel kıyafetler, biraz törensel bir şeyde 1907'de çekilmiş bir fotoğraftır. Bu 1908'deki bir panayır sırasında çekilmiş, Calela diye yakında bir yer var, birkaç eski kilise bulunuyor, oradaki bir panayır sırasında çekilmiş. Bu eğlencelerinden bir fotoğraf, kemancılar, zurnacılar, tefçiler görülüyor. Bu da bir düğün sahnesi, yine çalgıcılar, gelin, damat var. Bu bir başka düğün sahnesi, Vasilios Kıropulos ve Karakaşoğlu'nun düğünü, bu fotoğrafı demin gösterdiğim Konstondinos ve Eleni Kilisesinin önünde akrabalarıyla beraber çektirmişler. 

Benim fotoğraf olarak sunacaklarım bunlar, kitap da dediğim gibi bir fotoğraf albümü değil, sözlü tarih çalışmalarına dayanan aktarımlar var, anılar var. Sanırım bu konuyu en iyi değerlendireceklerden biri Doçent Doktor Esra Dalacıoğlutamur, ben sözü kendisine bırakıyorum. 



Doç. Dr. ESRA DALACIOĞLU TAMUR- Bir toplu oturumda başta ya da sonda konuşmak eşit derecede şanssız olmak anlamına geliyor.Bunun bana yapılmış bir zulüm olduğunu düşünüyorum, çünkü kalan süre neredeyse 7, 8 dakika ve herkesin iç saati şu anda farklı çalıyor olabilir, birazdan kokteylin başlayacağını düşünen arkadaşlar olabilir. 

Şimdi ben süremi geçmeden konuşmayı düşünüyorum, yani 20 dakikalık bir konuşma yapmayı düşünüyorum. Önce az önceki sunumlarda dile getirilen bir soruyla başlayayım; bu eşitleme çabasıyla ilgili bir soru vardı, yani hep biz mi yaptı ya da hep onlar mı acı çekti, gelenlere ne oldu, nasıl geldiler gibi bir soru vardı. Oradan başlarsam bu durumda tabii bir eşitsizlik var, bu çekilen acılarda bir eşitsizlik olduğu anlamına gelmiyor. Bu eşitsizlik nelerin çekildiği konusunda bir eşitsizlik olmaktan ziyade kimin geleceğe izler bıraktığı konusunda eşitsizlik olduğu anlamına geliyor. Çünkü biz tarihi nasıl yaşandıysa öyle görme şansına sahip olan ilahi canlılar değiliz. Ne tarihçiler ne tarih meraklıları ne de amatörler bunu göremeyiz. Biz aslında sadece izler üzeriden, o izleri bir araya getirerek ve bir arı gibi zihinsel yapıştırıcı maddeleri üreterek geçmişin manzarasının bir kısmını yeniden inşa etmeye çalışan işçileriz. Dolayısıyla kim bize daha çok malzeme verirse onun üzerine konuşmak zorundayız. 

Şimdi bu albüm kitap nedeniyle de çok net olarak, açık olarak, bir sürü açıdan Türkiye'den gidenlerle Türkiye'ye gelenler arasında bugün baktığımızda kimin resmini daha canlı, daha renkli, daha insanlı görebileceğimizi net olarak fark ediyoruz. Çünkü Doğunun İncisi Sinesos kitabı gibi bir kitabı ne yazık ki Türkiye'ye gelen mübadiller, muhacirler yapmamışlar. Sadece 1924'de değil, 1912'de gelenler için ya da daha sonra, 1930'larda başka yerlerden Bulgaristan'dan, Romanya'dan, daha sonra Yugoslavya'dan gelenler için böyle bir kitabı üretmeye, üzerinde konuşmaya, bir tarihin, bir sürecin insan toplulukları, mikro bilimler içinde nasıl yaşandığını kavramamızı sağlayacak malzeme ne yazık ki elimizde yok. 

Tabii bunun bir sürü nedeni olabilir, yani hemen akla geliveren, özellikle Yunanlılar özelinde söyleyebileceğimiz oraya gidenlerin örgütlenme ivmesi, 100 yıl önce kurulmuş bir devlete gitmiş olmaları ve dışarıda kalmışlık hissi hem giderken kaybetmek hem o kimliği yeniden üretmek, saklamak, biriktirmek açısından Türkiye'ye gelenleri karşılayan toplum ve onların yaşadığı dinamikler büsbütün farklıydı. Yani bir ulus devletin inşa edilme süreciydi, herkesin göçmen olduğu bir biçimde ya da toplumun belli oranda göçmenlerden oluştuğu ve herkesin bir potada eritilmeye çalışıldığı bir dönemde insanlar mübadeleyle Türkiye'ye geldiler. Bunlar kendilerini çok da ifade etmeyen topluluklardı, dolayısıyla ellerinde bir şey varsa da onları saklama biçimleri, anılarını yazma biçimleri, ne hatırlıyorlarsa sonra onu kaleme alma biçimleri, türleri, olasılıkları neredeyse hiç yok, çünkü elimizde böyle örnekler yok. 

Ben bu albüm kitabın şu açıdan önemli olduğunu düşünüyorum: Yerel tarih açısından, fotoğraf ve tarih ilişkisi açısından ve sözlü tarih ilişkisi açısından önemlidir. Türkiye toplumu için böyle bir kitabın niye anlamı olduğunu ya da bizim bu alanlardaki eksikliklerimizin neler olduğu üzerinden kelam ederek tekrar kitaba döneceğim diye düşündüm, böyle bir kurgu yaptım. Türkiye'de tarih algımız, çok sevdiğim bir metafor bu, çok şizofrenik, bir zihinsel yarılma içerisinde tarihe bakıyoruz. Bir tarafıyla bir duygu alanı olarak tarih, hayatımızda büyüyen bir mürekkep lekesi gibi kocaman bir yer kaplıyor, insan yetiştirme üslubumuzun, adam etme tarzımızın, okuldaki eğitimimizin temel enstrümanlarından bir tanesi, bu vatan için, bu tarih için kurşun atabiliriz, kurşun yiyebilirizdir. Bunlar birbirini çağıran kavramlar olarak hep beraber, ulus, vatan, tarih bir arada çağırılıyor, geliyor ve gidiyor, buralarda ulus söylemimizde ya da gündelik politika söylemimizde bile hep bir referans kaynağı olarak çoğunlukla zamanın hiç değişmediğini düşünüyoruz. 

Sevgi sendromumuz var, her şeyi zaten 50 sene önceki sorunlar, 80 sene önceki sorunlar neyse hâlâ onlar gibi düşünüyoruz. Tarihi yaşanmış ve geçmiş bir süreç olarak görmüyoruz ve aslında kocaman bir bugün içinde yaşıyoruz ve bir tarihsel sıralama kavrayışı içerisinde geçmişe bakmıyoruz. Bu kadar merkezi bir taşırken tarihin başka bazı alanlarına baktığımız zaman, özellikle tarihin kimyasına baktığımız zaman şizofrenik kırılmanın tam merkezi orası. Tarihin fiziğine baktığımızda bir duygu alanı olarak değil, bir madde alanı olarak tarihe baktığımızda burada benim size bir şey söylemem çok yanlış olur. Sizin her biriniz böyle bir mekânda Türkiye'de tarihsel dokunun nasıl tahrip edildiğini bilen insanlarsınız, ama Türkiye'de o kocaman tarihin bir fiziği yok. O kocaman tarih, o çok önemsenen tarih tarihsel izler söz konusu edildiği zaman çok uzun süre önemsenmemiş, yok edilmiş, yıkılmış, insanlar değil kentleri, sokakları, kendi yaşadıkları evleri yıkmışlar, okulları pazarlamaya kalkmışlar, tarihin fiziği böyledir. Yani şizofrenik yarılmamızın temelinde bu büyük harfle tarihle küçük harfle tarih arasında, bir duygu alanı olarak tarihle bir fizik alanı olarak tarih arasındaki büyük uçurum var. 

Gene tarihe baktığımız zaman kendi tarihimizin bir parçası olduğu bir tarih algımız çok fazla yok. Tarih algımız bir soyutlama alanı, daha çok devlet ve ulus merkezli bir tarih kavrayışımız ve algımız var. bu tarih kavrayışı ve algısı kendi içerisinde yerellikleri, mikro alanları, sözlü tarihi, sıradan insanın da tarihin yapıcı unsuru olduğu, olabildiği tarih araştırmalarını çok da fazla kapsamıyor. Dolayısıyla yerel tarih çalışmalarına bakarsak bunların da bir sürü dinamiği olabilir, yani bunları açmamızın belki çok yeri de değil, anlamı da yok. Türkiye'deki tarih algısının neden böyle olduğu uzun bir hikaye, ama böyle bir tarih algısı yerel tarihi ötelemiş ve dışında bırakmıştır. Bu herhalde daha çok zamanda sıkışmış bir ulus devlet ve coğrafyayı vatana çevirme projesinin çok dar zamanda yaşanmasıyla ilgili, her şeyin homojenleştirilmeye çalışıldığı bir algıda yerellik biraz o homojenliğin ağız tadını bozacak, o yemeğe yakışmayacak bir baharat gibi algılanmıştır ve yerel tarih çalışmaları cumhuriyet tarihi boyunca çok iyi ürünler verilen bir alan olmamıştır. Mesela halkevleri var, ama onların çalışmaları daha çok biraz ulusal kimliğin inşa edilmesinde küçük geleneğin bulunup onun büyük geleneğe transfer edilmesi, ulusal geleneğe, ulusal ritüellere dönüştürülmesinin araştırılmasıyla ilişkilendirilebilir. Daha sonra da daha çok devletin eliyle yapılmış, cumhuriyetin 15. yılında ya da 1967'de ya da cumhuriyetin 50. yılında yapılmış yerel tarih çalışmaları var. 

İnsanlar hem kendi etraflarındaki tarihle ilgili bir merak ve büyük oranda koruma duygusu da geliştirmediği için tek tek amatör tarihçilerin de kendi yaşadıkları köyler, kasabalar, sokaklar, mahallelerle ilgili yaptığı çalışmalardan oluşan bir külliyat ne yazık ki Türkçe'de yok. Bütün bunlar biraz 1990'lardan sonra başladı, herkes kendi aile tarihini, semt tarihini, köy tarihini yazmaya başladı. Özellikle internetle beraber bol bol her yıl, her ay neredeyse her hafta artan sayıda köylerin bile tarihçelerinden söz eden web siteleri oluşmaya başladı. Yok sayılmış, üzeri örtülmüş olan bir şeyin yeni bir kimlik alanı olarak sanki keşfedilmesi gibi bir şey yaşıyoruz. Ulusal olan kimlikten başka benim hangi kimliklerim var, portföyümü açtığım zaman daha neler çıkar diye bakıp ben bilmem nerenin göçmeniyim, bir de onu araştırıyım, köyüm de şurası, bir de onun tarihini de ona ekleyeyim, cinsiyetim de şu ya da cinsel tercihim de bu, bir de bunu ekleyeyim gibi böyle çoklu kimlikler durumu yaşıyoruz. 1990'larda böyleydi, şimdi bunun ivmesi belki daha milli bir kimliğe doğru evrildi gibi tespit etmek daha doğru gibi görünüyor.

Şimdi sözlü tarih meselesine bakarsak Türkiye'de doğru dürüst sözlü tarih arşivleri de yoktur. Yunan ulusal kimliğinin inşasında Küçük Asya felaketi çok ayırt edici bir önemde, ama ona Türkiye tarihi açısından baktığımızda Kurtuluş Savaşı çok daha ayırt edici bir önemdedir. Belki birinci kırılma, temel kırılma Balkan Savaşı, ama cumhuriyetin kurucu ideolojisi, kimliğimizin kuruluş efsanelerinin yoğunlaştığı yer, Türkiye tarihinin en çarpıcı ve en önemli kabul edilen parantezi, dönemi Kurtuluş Savaşı yıllarıdır. Ancak Kurtuluş Savaşı yıllarıyla ilgili bile Türkiye'de bir sözlü tarih arşivi çalışması yapılmamıştır. Yani değil sıradan insanların İzmir'de, Ege Bölgesinde Yunan işgalinin nasıl yaşadığına ilişkin anılarını toplamak, örneğin Küçük Asya Araştırmaları Merkezinde nasıl Anadolu'dan çıkıp geldiniz koleksiyonuna dahil yapılmış 5 bin görüşme var, ona benzer Kurtuluş Savaşı dönemiyle ilgili yapılmış bir şey yok. Onu bırakın, sözlü tarihte iki temel ekol var, kabaca sıradan insanları diyelim, sözlü tarih arşivciliğinde ya sıradan insanı, aşağıda olanı, tarih yazılırken dışarıda bırakılanı, siluet halinde olanı tarihe dahil edersiniz. Yani sokaktaki adamı, diyelim ki bir toplumun işçi sınıfını, bir köyde yaşayanı, periferide kalanı dahil edersiniz veya daha Amerikan tarzı bir biçimde ülkenin siyasi karar mekanizmalarında önemli roller oynamış, askeri olarak önemli roller oynamış, yani yönetici elit içerisindekilerin anılarını toplarsınız, o ülkenin siyasi tarihinin yazımında bunlar 20, 30, 50 sene sonra araştırmacıya bir biçimde açılır ve bir malzeme havuzunu oluşturur. 

Türkiye'de Kurtuluş Savaşı'yla ilgili diğer sıradan insanları savaşın içerisindeki 1 000 tane, 100 tane, hatta 50 tane önemli subayın anıları bile eğer oturup kendileri yazmadılarsa böyle bir arşiv çalışması içerisinde bir araya getirilmiş değildir. Türkiye'de sözlü tarihin bu boş bırakılmış hali şüphesiz tarihçilerin muhafazakarlığından kaynaklandı. Bu sünepe ihtiyarların anlattıklarının tarihe ne katkısı olabilir diyen ve daha çok bilimler arası kompartımanlaşma içerisinde belge okumacılığını kendisini ispat için biricik enstrüman olarak tanımlayan, onun dışında burnunu çıkarıp da dışarıdaki dünyaya bakmayan, -aramızda inşallah bildiğim tarihçilerden başka tarihçiler yoktur- dışarıdaki hayatla ve diğer malzeme türleriyle ve diğer disiplinlerde yazılıp çizilenlerle ilişkisiz, kapalı, kendi içinde, kendisi için konuşan bir tarihçilik tarzımız var. Bu tarihçilik tarzı sözlü tarih gibi bir ayağı sosyolojide bir ayağı antropolojide olan, herkesin paylaştığı bir ortak havuz ve araştırma biçimi olan bir tarzla mesafeli durdu ve uzak kaldı. Tarih algımız da bunu besleyince ancak 1990'lı yıllardan sonra ufak tefek sözlü tarih çalışmaları var, ama biliyorsunuz ki sözlü tarih doğrudan doğruya, birinci kuşak yaşam anlatısıdır ya da yaşam öyküsünün bir döneminin kayda alınmasıdır, 1990'larda yap5ılan sözlü tarih çalışmaları çok zorlarsanız 1920'lere kadar geri gidebiliyor, daha fazla geri gitme şansı yok. 

Fotoğraf meselesiyse fotoğraf ve tarih açısından da önemli dedik; fotoğraf tabii hem bir temsil alanı, yani kendinizi nasıl göstermek istiyorsanız öyle temsil edebildiğiniz bir alan hem de ortaya çıktığı 19. yüzyıldan beri özellikle daha çok bu albümün yapıldığı dönemlerde bir belgeleme tarzı. Geçmişin nasıl olduysa öyle saklanmasını sağlayan, sağladığı düşünülen bir belgeleme tarzıdır. Mesela 1897 yılında İngiltere'de Ulusal Fotoğraf Kayıt Birliği kuruluyor, çünkü sanayi devrimi nedeniyle İngiltere'de hızla kırsal yapı çözülüyor ve her köy bir fotoğraf makinesiyle kayıt altına almayı hak edecek bir tarihe sahiptir, bu Ulusal Fotoğraf Kayıt Birliğinin sloganıdır. Bundan bir 10, 15 sene sonra bir eksantrik milyarder, Albert Kach, 1860 doğumlu zengin bin maliyeci, 1910 yılında bütün servetini dünyadaki farklı insanların, farklı toplulukların, farklı uygarlıkların ve farklı adetlerin, kaybolma tehlikesi altında olan, zaten her şey değiştiği için bir gün kaybolacak olan verilerin kayıt altına alınmasına adıyor. 1929 ekonomik bunalımında bütün servetini kaybedinceye kadar olan dönemde dünya genelinde 72 bin fotoğraf çektiriyor ve bunlar Anadolu'ya da, İstanbul'a da geliyorlar. 

Dolayısıyla fotoğraf yoluyla anın tespiti ve saklanması, geleceğe bırakılması o yılların en revaçta türlerinden bir tanesi, üstelik bir de aile albümleri oluşturmak ve bu aile albümleri yoluyla gücünü, zenginliğini, tüketim alışkanlıklarını, okuduğu kitapları teşhir edebilmek bir orta sınıf alışkanlığı. Sinesos'ta bu ikisinin bir araya geldiğini düşünmemiz lazım. Çünkü Sinesos sıradan bir köy değil, ben köy diyorum, çünkü köy diyor, kitapta kasaba diye yazılsa da muhtar olduğu için köy demek bana daha doğru geldi. Sinesos 3 bin kişinin yaşadığı bir köy, ama köy demek ne mümkün, mimari dokuda da gördüğünüz gibi bir ayağı İstanbul'da olan şehirleşmiş bir köy. Dolayısıyla fotoğraf yoluyla geçmişin kaydının alınması, hemen çekilerek o suretlerin saklanması gibi kentli bir ritüeli köylerine taşımışlar ve bugün bize çok zengin bir miras bırakmışlar. 

Evet, belki bu albüm-kitapla ilgili söylenebilecek bir diğer şey 1924 yılında bütün bunları yapabilecek bir güvenlik altında kendilerini hissedebilmeleridir. Tabii bu da birazcık ilginç görünüyor, çünkü Damla Demirözün'ün çevirdiği ve bu nedenle de yargılandığı Küçük Asya Araştırmaları Merkezindeki başka anlatılar Anadolu genelinde çok trajik şeylerin olduğunu gösteriyor. Bana da böyle bir vaha duygusu yarattı ya da manzaranın hep olduğu gibi çok da türdeş olmadığını, birbirinin tersi yaşantıların eşzamanlı olarak mevcut olabileceğini gösterdi. Çünkü kitap içerisindeki sözlü anlatılardan anladığımız kadarıyla çok da fazla pikniğe, oraya, buraya gitmedik, çünkü dışarıda çok asker kaçağı vardı diyorlar, ama hiçbir zaman düzenli birliklerden ya da bir hükümet ve devlet görevlisi baskısından, zulmünden söz etmiyor. Sadece asker kaçaklarının yolları kesiyor olması tehlikesinden söz ediyor. Ben bunu bu açıdan da üzerinde özellikle durulması gereken bir şey diye düşündüm. 

Kitabın içerisinde tabii hem 1924 yılında çekilmiş fotoğraflar var, senin gösterdiğin gibi, hem de daha önce aile albümlerinden çıkarılmış fotoğraflar var. Orada farklı temsil biçimleri var, 1924'de olan fotoğraflarda mesela artık o topraklardan kopuyor oldukları için biraz oryantalist bir üslupla da etekliklerini giymişler, aslında köyde muhtemelen hiç öyle gezmiyorlar, ama o giysilerle, omuzlarında testiyle böyle bir doğulu köy yaşamı manzarası çizerek birkaç fotoğraf çektirmişler. Fakat aile albümlerine baktığımız zaman bu sefer de tam tersi bir şey görüyorsunuz, kadınlar üzerinden bakarsak çok Batılı giysili kadınlar var. Erkekler üzerinden de bakalım isterseniz, bir hayli böyle Avrupai giysiler içerisinde insan toplulukları görüyoruz. Düğünlere bakarsak, yani birkaç tane piknik, panayır gibi fotoğraflar var, orada da tam arada bir yerdeler ve ne çok geleneksel giyiniyorlar ne de o kadar Batılılar. Yani her ikisi de aslında iki yarı temsili gösteriyor, evin içerisinde fotoğrafçı çağırılarak çektirilen aile albümüne konmak için çekilen çok Batılı, havalı fotoğraflar veya Sinesos albümü için doğuda bıraktıkları, doğunun… (toplantının geri kalan 5 dakikalık bölümü teknik nedenlerle kaydedilemediğinden yazılamamıştır)