Lozan Mubadilleri

Duyurular | Haberler | Etkinlikler

Girit (Kandiya)’Dan Doğu Anadolu’ya Uzanan Bir Hayat Hikâyesi

İki Kültürün, Bir Ailenin ve Üçüncü Kuşak Bir Mübadilin Anlatısı

“Tarih sadece savaşları, antlaşmaları ve devletleri yazmaz. Bazen bir kahve fincanında, bir dantel işlemekte, bir annenin yaptığı favada ve bir çocuğun hafızasında da yaşamaya devam eder.”
1923 yılında imzalanan Lozan Barış Antlaşması’nın ardından Türkiye ile Yunanistan arasında tarihin en büyük zorunlu nüfus değişimlerinden biri gerçekleştirildi. Tarihe Lozan Nüfus Mübadelesi olarak geçen bu süreçte yüz binlerce insan doğduğu topraklardan ayrılmak zorunda kaldı. Evlerini, mezarlarını, komşularını, çocukluklarını ve anılarını geride bırakarak bilmedikleri yeni bir vatana doğru yola çıktılar.
Benim ailemin hikâyesi de işte bu büyük göçün sessiz tanıklıklarından biridir.
Ben, annesi mübadil olan bir ailenin üçüncü kuşak temsilcisiyim. Bir yanım Ege’nin zeytin kokulu Girit’i, diğer yanım Doğu Anadolu’nun sert ama sıcak yürekli insanlarıdır. Çocukluğumdan itibaren iki farklı kültürü aynı çatı altında yaşayarak büyüdüm.
Annemin ailesi, 1923 Mübadelesi ile Girit’in Kandiya (bugünkü Heraklion) kentinden Mudanya’ya gelen ailelerden biridir.
Dedem Ali Yüksel kuyumcuydu. Anneannem Zehra Yüksel ile birlikte Mudanya’ya geldiklerinde maddi durumları oldukça iyiydi. Yeni hayatlarını kurdular, evlerini yaptılar ve yaşamlarını yeniden inşa ettiler. Ancak yıllar içinde sahip oldukları birçok gayrimenkulü satarak daha mütevazı bir hayat sürmeyi tercih ettiler.
Üç kız çocukları oldu: Hatice, Kemaliye ve Neriman. En büyükleri annem Hatice Yüksel’di.
Annem henüz altı yaşındayken dedemi kaybetti. Anneannem Zehra Hanım, üç kızını tek başına, kimseye muhtaç olmadan büyüttü. Dikiş dikerek evini geçindirdi; çalışkanlığı, disiplini ve fedakârlığıyla çocuklarına hem annelik hem babalık yaptı.
Hayat, tam da burada iki ayrı coğrafyanın kaderini birbirine bağladı.
Babamın babası, Tunceli’nin Mazgirt ilçesinin tanınmış isimlerinden biriydi. İki dönem belediye başkanlığı yaptı. Bir dönem siyasi nedenlerle Mudanya’ya sürgün edildi. Eşi vefat ettiği için çocukları Yıldırım ve Hayriye’yi Mazgirt’te bırakıp Mudanya’ya gelmek zorunda kaldı.
Mudanya’da büyük teyzem Kemaliye ile tanıştı. Büyük bir aşkla evlendiler. İlk çocukları Sabiha Mudanya’da dünyaya geldi. Daha sonra aile yeniden Mazgirt’e döndü. Annem Hatice de kardeşine yardımcı olmak için onların ardından Mazgirt’e gitti.
Tam o günlerde babam askerlik görevini tamamlayıp dönmüştü.
Babam, üvey annesinin kız kardeşi olan annemi gördü. Birbirlerine âşık oldular. Böylece Girit’ten gelen bir mübadil ailesinin kızı ile Doğu Anadolu’nun evladı aynı yuvada buluştu.
Dedem ile babam da bu evlilik sayesinde bacanak oldular.
Annem kardeşlerinin en büyüğü olmasına rağmen en geç evlenen kardeşti.
Evlendikten sonra Darıkent Nahiyesi’nde yaşamaya başladılar. Babam nüfus müdürü olarak görev yaptığı için daha sonra Hozat’a tayin edildi.
Biz üç kız kardeş de Doğu Anadolu’da dünyaya geldik. En büyükleri benim. Kardeşlerim Pervin ve Sonnur’du. Bugün ne yazık ki yalnızca Sonnur hayatta.
Çocukluğumuz Doğu Anadolu’da geçti. Ama evimizin kapısından içeri girdiğinizde bambaşka bir dünya başlardı.
Babam Doğu Anadolu kültürünü temsil ederdi.
Annem ise Girit’in zarafetini…
Mutfağını…
Geleneklerini…
Komşuluk anlayışını…
Yaşam sevincini…
Babam et yemeklerini severdi. Annem ise Girit’in meşhur ot yemeklerini, favasını, dolmalarını ve Ege’nin eşsiz lezzetlerini yapardı. Zamanla babam da bu yemeklerin vazgeçilmez bir hayranı oldu.
Çünkü kültür, birbirini değiştirmek değil; birbirini zenginleştirmektir.
Biz de bunu yaşayarak öğrendik.
Alevi bir aileden geliyorum ve bundan her zaman gurur duydum. İnancımızı daha çok babamdan dinleyerek ve okuyarak öğrendik. Evimizin günlük yaşamında ise annemin getirdiği Girit kültürü hâkimdi.
Annem bize yalnızca yemek yapmayı öğretmedi.
Kandiya’yı anlattı…
Göçün acısını anlattı…
Geride bırakılan komşuları anlattı…
Hasreti anlattı…
Anneannem Türkçeyi konuşamazdı ama çok iyi anlardı. Evde Giritçe konuşurdu. Biz anlamazdık. Annem bize tercüman olurdu.
Bugün bile kulaklarımda sesi çınlar.
“Anneanne, nasılsın?” derdim.
Gülümseyerek…
“Komsi… komsi…”
Yani…
“Şöyle böyle…”
Sadece bu iki kelime bile beni yıllar öncesine, çocukluğuma götürmeye yetiyor.
Annem bize Kandiya’daki komşuluk kültürünü anlatırdı. Kapı önlerinde oturulan akşamları, insanların birbirine duyduğu güveni, paylaşmayı ve dayanışmayı…
Anneannem Türkiye’ye geldiği ilk yılların zorluklarını da sık sık anlatırmış.
Son derece disiplinliydi.
Yemeğini ölçülü yerdi.
Saat düzenine dikkat ederdi.
Balığı bile kararında tüketirdi.
Zarif, sakin ve örnek alınacak gerçek bir hanımefendiydi.
Bugün hâlâ annemin çeyizinden kalan Girit işi el işlemelerini saklıyorum. Özellikle anneannemin teyzesinin çeyizinden kalan, bugün artık antika değeri taşıyan işlemeler benim için paha biçilemez birer aile yadigârıdır.
Yine Girit’ten getirilen kahve fincanlarını da büyük bir özenle muhafaza ediyorum.
Onlar benim için yalnızca eşya değil…
Ailemin hafızasıdır.
Mudanya’nın köklü ailelerinden Savaş Ailesi ile de akrabalığımız bulunmaktadır. Merhum Abidin Savaş annemin dayı çocuklarından biriydi. Bugün ise Doğan Savaş ağabeyimiz adeta yaşayan bir arşivdir.
Allah kendisine sağlıklı ve uzun ömürler versin.
Bugün o kuşağın yaşayan tanıkları her geçen gün azalıyor.
Bu yüzden anlatılanların yazılması gerekiyor.
Yoksa hatıralarla birlikte tarihin bir bölümü de sessizce kaybolup gidecek.
Mudanya’da Belediye Başkanımız Sayın Deniz Dalgıç ın Lozan Mübadilleri adına kurulması ile ilgili düşünülen bir Mübadil Evi fikrini bu nedenle çok kıymetli buluyorum.
O gün geldiğinde ailemden kalan Girit işi işlemeleri ve Girit’ten getirilen kahve fincanlarını büyük bir onurla bağışlamayı düşünüyorum.
Çünkü bunlar yalnızca bizim ailemize ait değil…
Bu ülkenin ortak hafızasına ait emanetlerdir.
Bugün annemin Yüksel ailesinden hayatta kimse kalmadı.
Üçüncü kuşak mübadiller olarak yalnız ben ve kız kardeşim yaşamımızı sürdürüyoruz.
Geriye dönüp baktığımda şunu görüyorum:
Ben iki kültür arasında kalmadım.
İki kültürle büyüdüm.
Annem Doğu’yu sevdi.
Babam Girit’i sevdi.
Birbirlerinin kültürüne saygı duydular.
Evimizde kavga değil sevgi vardı.
Ayrılık değil birlik vardı.
Babamın anneme olan sevgisi de, annemin babama olan aşkı da ömürlerinin sonuna kadar hiç eksilmedi.
İşte bu yüzden ben kendimi yalnızca bir mübadil torunu olarak değil; Girit’in mavisini, Anadolu’nun sıcaklığını ve iki kültürün kardeşliğini aynı yürekte taşıyan bir insan olarak görüyorum.
Bu satırlar; anneme, babama, anneanneme, dedeme ve bize sevgiyi, saygıyı ve birlikte yaşamayı miras bırakan bütün büyüklerime bir vefa borcudur.
Ruhları şad, mekânları cennet olsun.
Cihan Öztürk
31 Temmuz 2026

Leave a Reply