Türk-Yunan Nüfus Mübadelesinin Mersin’in Sosyo-Ekonomik Yapısına Etkileri

Göç olgusu; toplumsal, ekonomik, kültürel ve siyasal yapının yeniden oluşumunda, olumlu ya da olumsuz yönleriyle belirleyici etkenlerin en başında yer almaktadır. 30 Ocak 1923’te imzalanan“Türk-Yunan Ahali Mübadelesine İlişkin Sözleşme ve Protokol”[1] uyarınca mübadele sürecinin iki tarafı olan Türkiye ve Yunanistan’da, zorunlu göç ülkelerin sosyo-ekonomik, kültürel ve siyasal yapılarında büyük bunalımlar, kırılmalar ve parçalanmalara yol açmıştır. Yeni oluşan toplumsal yapıda, zorunlu göçün kapsamı içinde yer alan kitleler de, önemli yapı taşları misyonu üstlenmişlerdir. Toplumbilim verileri açısından, toplumsal yapıyı oluşturan etkenlerin çok çeşitli, karmaşık ve çoğu zaman da birbirleriyle iç içe geçmiş ya da birbirlerine bağlı oldukları düşünüldüğünde, bu yeni etkenin, oldukça ağırlıklı bir yer tuttuğu görülebilir. Kuşkusuz zorunlu göçle, hem Mersin hem de Mersin mübadilleri toplumsal, ekonomik, kültürel ve siyasal değişimi yaşamıştır.

GÖÇÜN ETKİLERİ

Göçün etkileri o kadar çok ve değişiktir ki bunların tümünü bu bildiride tamamen incelemek olanaksızdır. Bu toplumsal, ekonomik ve kişisel etkilerin bazılarını hem Mersin’e yerleştirilen mübadil hem de Mersin açısından belirtmeye çalışacağız. Tevfik Çavdar, “göçmen temelde toprağından, yetiştiği, yerleştiği kaynaklardan sökülüp atılmanın acısını kendisi ile birlikte sürükler, Bu sürükleniş içinde, toplumsal bir depremi  aklıyla, duygusuyla sezer”[2]der. Yerinden vatanından sökülüp atılmış mağdur insanların ruh halini Mersin mübadillerinde de gözlemlemek mümkündür.

Burada asıl üzerinde durulması gereken, zorunlu göçe maruz kalan mübadil de göçü kabul eden Mersin şehri de göç olgusundan karşılıklı olarak etkilenir[3]. Öyle ki, göç eden ve göçü kabul eden toplumları birbirinden ayıran dinsel, kültürel ve toplumsal farkların bulunmadığı yerlerde bu karışımın daha hızlı olması beklenir. Mersin için ve Mersin mübadilleri için bu ne ölçüde gerçekleşmiştir? Sözleşmede din esas alındığı için zaten din farkı bulunmamaktaydı[4]. Bu da, Mersin’de yerli halk ile mübadiller arasında kaynaşmayı hızlandırmıştır.

Yeni bir yaşam mücadelesine başlayan mübadilleri düşündüren sorun yerleştikleri yerlerde kendilerine nasıl bir yer edinecekleriydi. Doğdukları memleketten farklı bir memlekete giden göçmenler yerleştiği ülkenin rollerine uyarlanmak zorundadırlar. Dolayısıyla da onları “kimlik” sorunları beklemektedir. “Ben kimim?” sorusuyla ortaya çıkan köklerini arama ya da köklerine sıkı sıkıya sarılmaydı. Örneğin, Giritli bir mübadilin yerli halkın onlara karşı nasıl davrandığına ilişkin yakınmaları da bunu yansıtmaktadır:

“Gavur dediler, Yunan bozması dediler. Halbuki biz Leventlerin torunlarıyız, Barbarosların, Turgutların torunlarıyız. Buradan Türk askerleri gönderdiler. Yunanlılarla evlenmesinler diye”[5] şeklindeki yakınması mübadillerin yerli halk tarafından nasıl karşılandıklarını ve yaşadıkları psikolojiyi yansıtan ilginç bir örnektir.

Aynı zamanda mübadiller eski kültür ve geleneklerini, muhacir kimliklerini uzun yıllar devam ettirtebilmişlerdir. Bugün dahi Mersin’de Selanik ya da Girit mübadillerinin yerleşim yerlerine baktığımızda göçmen kimliklerini devam ettirdiklerini, Girit mübadilleri arasında geldikleri yerdeki dili-Rumca’yı- bilen üçüncü kuşak mübadillerin olduğunu, endogami evliliklerin yaşandığını gözlemlemek mümkündür. Mübadillerin göçmen kimliklerinden kaynaklanan birbirleri ile evlilikleri onların toplum ile bütünleşmelerini engellemiş kendi içlerinde kimlik oluşturmalarına neden olmuştur.

Aslında, göçlerin en büyük etkisi kişiseldir. Göçün, özellikle zorunlu göçün yarattığı kişisel yıkım da mübadillerin Mersin’de yeni yerleşimlerinin kültürüne, yani yaşam, davranış vs. sosyal yapıya uyum sağlamalarını engellemiştir.

Bu durum da, mübadillerin içine girdiği toplumun mevcut gelenek ve görenek yapısı içinde kendi hayatını güvenceye almasını, girişimciliğini geliştirmesini, eğitimini sürdürmesini ve meslek sahibi olmasını, dolayısıyla içinde bulunduğu toplumun sosyal ve ekonomik durumunun bilincine varmasını engellemiştir. Bu süreç, mübadilleri sosyoekonomik ve kültürel marjinallik içinde kimlik bunalımına sürüklemiştir. Dolayısıyla, mübadillerin yeni geldikleri yerleşim yerinde, eski kimlik ve kültürlerini unuttukları izlenimi doğabilir. Ancak göç olayı göçmenin eski ülkesini, kendisi gibi olanları ve yaşamını yeni kişiliği açısından değerlendirip bunların bazılarına üstün değer vererek devam ettirmesini gerektirir. Hatta bu durum psikolojik savunma biçimi olarak kendini gösterebilir. Bütün bu uyum çabasına karşın mübadilliğin bireyin ruhsal derinliklerinde kapanmaz yaralar açtığının en güzel ifade biçimi görüştüğümüz bir Giritli mübadilin şu sözleridir: “Mübadil olmak Bir ağacı kökünden çekip, meçhul bir yere fırlatmak gibi bir şey[6].

Mersin mübadilleri ile yapılan sözlü görüşmelerde, mübadil için geldiği coğrafi kökenin büyük önemi vardı; çünkü onu yeni vatanlarına aktarmışlar ve yıllar boyunca onun çağrıştırdığı anlamları korumuşlardı. Geldiği yeri anımsayan yaşlılar aynı kent veya köyden olan birinden “memleketlisi” olarak söz ediyordu. Bu terim onların çocuklarını ve torunlarını kapsayacak bir biçimde kullanılıyordu[7].

YERLİ HALK VE MÜBADİLLER

Kurtuluş Savaşı’nın ardından gerçekleşen Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi ile hem yerli halk hem Mersin’e yerleştirilen mübadil göçmenler göçün yıkıcı etkisini birlikte üstlenmişlerdir. Mübadillerin geçici süreyle barındırılmaları, yerleştirilmeleri, konut sorununun çözümü; mübadillere mal dağıtımı ayrı ayrı önem arz eden sorunlardır. Bütün bunlara çözüm aranırken mübadiller ile yerli halk arasında dengenin sağlanmasına çalışılmıştır. Ancak, kişilerin yerleştirilmeleri ve üretime katılmalarında, yani uygulamadaki başarısız girişimler, herhangi bir nüfus göçü projesinin; nüfus mübadelesinin; insanların mülkiyet hakkını çiğnemeden yürütülmesinin mümkün olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Çünkü, mal dağıtımı yapılırken her ne kadar denge, mülkiyetin eşdeğerliliği esasına dayalı olarak sağlanmaya çalışılsa da malların dağıtımında ve tasfiyesinde yaşanan başarısızlık Mersin için de geçerlidir.

Mal dağıtımı, mübadiller ile yerli halk arasında anlaşmazlıkların doğmasına neden olan en önemli sorunlardan biridir. Türkiye’de Mübadillerin mülkiyet eşdeğerliliklerinin korunmasına çalışılsa da yerli halk tarafından bu, gelenlere haksız yere mal dağıtımı yapıldığı şeklinde algılanmıştır. Hatta mal dağıtımının kimi zaman yerli halk tarafından engellendiği durumlarda olmuştur. Örneğin, Mersin Yuvanaki Çiftliğine yerleştirilen Selanik mübadili Ali Bölükbaşı’nın şu sözlerin de yakalamak mümkündür.“Bir takım ağalar orada toprağınız, malınız yok idi ancak burada varmış gibi mal talep ediyorsunuz dediler[8]. Selanikli Osman Oğuz da mübadillere mal dağıtımına karşı yerli halkın tutumunu şu ilginç sözlerle anlatıyor: “Hatırlıyorum. İstemezlerdi. Gavurların malları hep onlara kalsın isterlerdi. Onun için istemezlerdi macır[Muhacir] milletini. Gavur gibi sanarlar[9].

Mübadillerin geldikleri yerdeki yaşam biçimlerini romantize etme eğilimleri zorunlu göçün üzerinden yıllar geçmiş olmasına karşın devam etmektedir. Bu savımızı doğrulayan mübadillerin söylediği ortak sözlerden biri şuydu “bizim Selanik’te Girit’te ne çok malımız vardı da geldik buraya, bize iki göz ev verdiler. Malımızı alamadık.” Romantize etmeden kaynaklanan bu yakınma bize mülkiyet eşdeğerliliklerinin sağlanamadığını da göstermesi açısından da önemlidir.

Gelenekleri, dili, yemek kültürü ve davranışları ile birbirinden farklı olan mübadiller ve yerli halkın bir arada yaşayabilmek için birbirlerinin davranış ve tutumlarını, adetlerini benimsemeleri; veya hiç olmazsa karşı tarafın ayrı geleneklere sahip olabileceğini kabul etmeleri gerekir. Kuşkusuz göç hem göçmeni hem de göçü kabul eden toplumu etkiler ve bu da başlı başına toplumsal değişimi zorunlu kılar. Ancak, Mersin’de mübadiller ve yerli halk arasında kaynaşma ve farklı davranış kalıplarının kabullenilmediği durumlar da olmuştur. Örneğin, Girit mübadillerinin yerli unsurlardan farklı dili konuşmaları, üstelik giden Rumlarla aynı dili konuşmaları yerli halkın gözünde gelenlerin gidenlerden ne farkı olduğu sorusunu akla getirmiştir[10].

Mersin’de bu sorunu özellikle Girit kökenli Rumca konuşan mübadiller yaşamıştır. Necati Tütüner Mersin’deki çocukluk yaşamında dil bilmemenin yarattığı sıkıntıları şu şekilde ifade etmiştir: “Biz çocuk olarak güçlük çekiyorduk. Çocukların dilini anlıyorduk ama büyüklerin dilini anlamıyorduk. Dil yüzünden büyük bir zorluk çektik”[11].

Gerek Selanik’ten gerek Girit’ten Mersin’e gelen mübadillerin karşılaştıkları en önemli güçlük, elbette uyum sorunuydu. Kitlelerin bulundukları doğal ve toplumsal çevreyi terk edip, başka bir doğal ve toplumsal çevreye uyum sağlamaları, yalnız mübadele göçmenleri için değil, bütün yer değiştiren kitleler için önemli bir güçlük olmuş; bu güçlüğün ortaya çıkardığı sorunlar, çoğu zaman bir kaç kuşak boyunca devam etmiştir. Bu sorunların aşılmasından ya da zaman faktörünün bu sorunların işlevini yok etmesinden sonra, sonraki kuşaklar, duygusal boyutta yeni arayışlara -ister istemez- yönelmişlerdir. Kaldı ki, mübadele uygulamasının iki taraf için de zorunlu oluşu ve kişinin kendi istencinin dışında, genel bir iradenin dayatması sonucu gerçekleşmesi, uyum sorunlarını daha da güçleştirmiştir.

Göç olgusu beraberinde demografik, ekonomik problemler getirdiği gibi, kültürel anlamda da yerli halk ile göç edenler arasında gelenek, görenek ve hayat farklılığından doğan çeşitli sorunlar ortaya çıkabilmekteydi[12]. Mübadiller için en önemli sorunlardan biri olan; bulundukları yerleşim yerine uyum, daha doğrusu birbirini kabullenme süreçlerinin uzun sürmesidir[13]. Selanik göçmeni Ali Bölükbaşı mübadillerin nasıl nitelendirildiğini şu sözlerle anlatıyor:“Muhacirler derlerdi, istemezlerdi. Onlar bizi gavur görüyorlardı”[14].

Bunun somut bir göstergesi olarak yerli halk ile mübadiller birbirlerine asla kız vermezlerdi. Daha çok göçmenler arasında evlilikler olurdu. Bu olay hem Selanikli hem de Giritli mübadiller için geçerlidir[15].

Yerli unsurlarla karşılıklı uyum aşamalarına önemli sorunlar da kendisini gösterse de mübadiller ekonomik becerilerini, kültürel birikimlerini, yemek kültürlerini de Mersin’e aktarmışlardır. Bugün dahi Giritlilerin ot yemekleri çok ünlüdür. Marata [Arapsaçı], turpotu [Vuruves], Ebegümeci [Amolaşez], Semizotu [Listrila] Labada [Lapata], Fava, Kabak çiçeği [Koloçitoatus], Şevketibostan [askolibrus], Reziço v.b. gibi çeşitli otlardan oldukça güzel ve farklı yemekler yaparlar[16]. Mersin ve çevresinde de bilinmekte olan sözünü ettiğimiz bitki türleriyle yapmış oldukları yemekler yöre halkının alışkanlıkları göz önüne alındığında zaman zaman yadırganabiliyordu. Bu tür yemeklerin yerli halkça yabani otla beslenmek gibi algılanması sonucu, bu yadırgama yerli halkla mübadiller arasında hicve kadar varan espiri konusu olabilmekteydi. Günümüzde de Giritlilerin ot yeme alışkanlığı ile ilgili fıkralar anlatılmaktadır[17].

Mersin’de (Demirhisar vs.) yaşayan Selanikli göçmenler ekmeklerini elle yoğurup, bunu “kapak” adı verilen genişçe tencere kapağı biçiminde, oldukça büyük üstü köz dolu bir kabın altında pişirmektedirler. [18] Aynı şekilde ebegömeci, hindibağı ve kabaktan mısır unu ile yapılan, “piti” adını verdikleri böreklerini ve pirinç ve etle yaptıkları kapama adı verilen kendilerine özgü değişik yemekleri “kapak” altında sunmaktadırlar[19].

Göçmenler ile yerli halkın ortaklaşa yarattığı kültürde yerli halkın katkısı da yadsınamaz. İlk başlarda göçmen, Rumeli’deki yaşayış biçimini sürdürürken yerleşik kültürle tanıştıkça ve onun etki alanında kaldıkça bir kısmı terk edilerek, tanışılan kültürün ve yaşam biçiminin öğeleri aşama aşama benimsenmiş, bir kısmı da değişime uğrayarak, yeni bir biçim ve içeriğe bürünmüştür. Bunlarla birlikte, göçmenlerin getirdikleri kimi maddi kültür öğeleri ile özellikle köy toplumunun yaşam biçiminde bazı önemli değişiklikler de olmuştur. Sonuçta iki kültürün kaynaşmasıyla yeni bir sentez ortaya çıkmıştır[20]. Örneğin, Mübadiller yerleştirildikleri yerlerde sözlü sazlı eğlencelerini kış aylarında kadın erkek ayrımı olmaksızın eskiden sahip oldukları geleneğine göre devam ettirmekteydiler. Enstrüman çalabilen ya da sadece şarkı söyleyebilen mübadillerin eğlencelerinde Balkan türküleri öncelikli olmaktaydı. Aynı şekilde Anadolu’dan göç eden Rumlar da rebetiko denilen bir müzik tarzının doğmasını sağlamışlardır[21]. Bugün hayatta olan birinci kuşak ve ikinci kuşak mübadiller, özellikle Giritli mübadiller hala kendi aralarında rebetiko türü Rumca “madinata” denilen mani benzeri güzel sözlerle eski günleri belleklerinde canlandırmaktalar. Örneğin, Girit mübadili Fatma Azak Giritlilerin söylediği madinatalardan şu hoş sözleri aktarıyor:[22]

A kai corisame kai corisesh mas

emeis se na corisame paila na poume

paila phga sthn koya na phoume.

“Sarı kanaryam benim aklımı başımdan aldın,

Gel koynuma neyim var göreceksin odamda”

 

Ac kai cwrisame kai cwrisame mas

omws se na gurisoume kai mas

pali pio stin kopsa mas.

“Ah biz ayrıldık biz ayrıldık

Fakat yine birleşeceğiz(kavuşacağız)

(dudaklarımız)yeniden ve asla ayrılmayacak.”

Mübadiller, Mersin’e gelirken Yunanistan’daki kültürel birikimlerini, ekonomik değerlerini bırakarak, gelmişler, kendi toplumsal, kültürel ve ekonomik değerlerini yitirmişlerdi. Geldikleri çevrede yeniden eski statülerini kazanmak, yeni ilişkiler kurmak durumundaydılar. Zorunlu göç yaşamanın yıkıcı etkisiyle bu göçmenlerin yeni geldikleri çevreye ve topluma uyum sağlamaları kimi zaman güç olabilmiştir. Göçün yarattığı bütün zorluklara karşın göç eden kitlenin yaşantısını bir şekilde yeni geldiği yerde devam ettirmesi gerekiyordu ve geçmişiyle ve kendisi gibi göçmenlerle sıkı sıkıya kurduğu bağlar sayesinde yeni memleketine uyum süreci de kolaylaşıyordu.

EKONOMİK FARKLILAŞMA VE ETKİLEŞİM

“Muhtelit Mübadele Komisyonu” Türkiye’ye gönderme hazırlıkları sırasında mübadillerin mesleklerine uygun iskân alanlarına gönderilmesini sağlamak için mesleklerini da belirlemeye çalışmıştır. Mersin merkeze ve Tarsus kazasına yerleştirilen mübadillerin büyük çoğunluğunu kırsal kesimden gelenler oluşturmaktaydı[23].

Görüldüğü kadarıyla tarım en yaygın geçim yolu olduğundan bu durum Mersin’e gelenler için de geçerliydi[24]. Gelen mübadillerin büyük bir kısmı; tarım kesimi ile ilgili rençber, çiftçi, bağcı, ameledir. Kandiye’dan gelenler arasında ise öğretmen, ayakkabıcı, pastacı, kasap, semerci gibi şehirli meslek sahiplerine de rastlanmaktadır[25]. Türkiye’ye geldikleri zaman da, terk ettikleri yörenin doğal koşullarına uygun yörelere ve Yunanistan’daki becerilerini sürdürebilecekleri toplumsal ortamlara yerleştirilmeleri için çaba harcandı. Türk Hükümeti mübadillere tarım aletleri, tohum ve diğer gerekli araç ve gereci dağıttı. Zanaatkarlara ve tüccârlara iş ve mesleklerine göre bir miktar başlangıç sermayesi verildi. Geldikleri yerlerde tarımla uğraşmayanlara ise küçük ve orta çaplı işletmeler verilmişti. Sanatkar ve esnaf mübadillerin bir kısmına da Mersin’de “adi iskân hakkı” olarak dükkan ya da mağaza verilmiştir.

Mersin merkeze yerleştirilen mübadillerin bir kısmı, Rumların bıraktığı fabrika ve mağazaların sahibi olmuş ya da buralarda işçi olarak çalışmaya başlamışlardı. Örneğin, Girit mübadillerinden Fazıl Tütüner’e Mersin’de mesleği göz önünde bulundurularak bir çırçır fabrikası verilmişti[26]. Girit mübadillerinden Tütüncüzade Fazıl Bey’e Mersin Mesudiye Mahallesinde kendi adını taşıyan Fazıl Bey Fabrikası’nda pamuk, çiğit ve buz üreterek ve fabrikasında mübadil işçileri istihdam ederek hem mübadillere hem de Mersin ekonomisine katkıda bulunmuştur[27]

Göçmenlerin Türkiye’ye hareketinden önce, onların beceri ve uğraşı türlerini gösteren çizelgeler hazırlanmış, Mersin ve çevresine Midilli, Girit ve diğer adalardan çiftçi, bağcı ve zeytincilikle uğraşanların getirilmesi kararlaştırılmıştı[28]. Oysa Mersin ve Tarsus’a gelen mübadiller, değişik sınıflara mensuptular; kentli, kasabalı ve köylü göçmen grupları içinde çiftçi, sanatkar, tüccar, işçi, kasap, öğretmen vb. değişik mesleklere sahip olanlar da vardı. Ama bu mübadillerin büyük çoğunluğunu Türkiye genelinde olduğu gibi tarım ve hayvancılıkla uğraşan kırsal kökenli göçmenler oluşturmaktaydı. Gelenlerin giden Rum ve Ermeniler kadar ekonomik potansiyeli yoktu. Mersin’e gelenlerin büyük bir kısmı kırsal kökenli eğitimsiz köylülerdi. Mübadillerin Mersin’e yerleştirilmelerinde tarımsal uğraşıları tespit edilmiş olmasına karşın uygulamada farklılıklar yaşanmıştır. Özellikle Selanik’ten gelenler hayvancılıkla uğraşan, mısır ve tütün ekerek geçimini sağlayan insanlardı. Bunlar Mersin’e iskan edildiklerinde tarımsal alandaki faaliyetlerinin bir kısmını devam ettirebilmişlerdi.[29] Yerli ve göçmen arasındaki bu kaynaşma ekonomik, kültürel ve siyasi anlamda da sağlanırsa yeni bir toplum yaratılabilirdi. O halde ekonomik ve kültürel anlamda kaynaşma gerçekleşebilmiş midir? Şüphesiz, mübadelenin değiş tokuş edilen kişiler üzerinde doğrudan etkisi olmuştur ve mübadiller büyük sıkıntılar çekmişlerdir. Konumuz açısından birincisi, zorunlu göçün kendisinin ve göçmen iskanın maliyetinin tüm Mersin halkı tarafından kolektif olarak yüklenilmiş olmasıdır. Diğeri ise mübadelenin, göçün, Mersin’de göçü yaşayanlarda sosyo-ekonomik, diğer ülkede olduğu gibi, uyum sorunları yaratmış olmasıdır. Çünkü, Mersin’de mübadele ile çok önemli ekonomik gücü elinde bulunduran nüfusun bir bölümü kaybedilmiştir. Her ne kadar Mersin’e gelen mübadillerin büyük çoğunluğunu kırsal kesimden gelenler oluştursa da mübadiller geldikleri yerde kullandıkları tarım metot ve aletlerini, bitki türlerini yeni topluma, Mersin’e, aktarmışlardır[30]. Örneğin, Giritli göçmenlerin zeytincilikle ilgili tarımsal becerilerini Tarsus’a aktarmaları sayesinde Tarsus ekonomisinde zeytincilik, zeytin yağı üretimi daha da önemli bir hale gelmiştir. Hatta mübadillerin anlattıklarına göre Tarsus’ta ilk zeytin yağı fabrikasını kuran Girit mübadillerinden Sadık Boltaç’tı. Zeytinciliğinin Tarsus’ta bin bir zorlukla nasıl yaygın hale getirildiğini Boltaç’ın kızı yansıtmaktadır:

Babam geldi, burada işi zeytincilik olduğu için zeytin aradı bulamadı. Dörtyol, İç Anadolu’ya kadar gitti. Sonra İzmir’e, Urla’yı, Çeşme’yi, Kuşadasını taradı. Son Söke’de halamın yanına gitti. Urla’daki adamı buldu. O da mübadil, Giritli. Ona büyük bir mağaza vermişler. O mağazanın büyük bir ayrı mağazası vardı. O da üstü kapalı tahta, kare şeklinde kapaklar menteşeli, kapaklar açıldığı zaman altında beton içine gömülmüş 2-3 m boyunda küpler vardı. Zeytin yağı küpleri. Babam mahsereyi orada ortak olarak kurdu. Aldıkları zeytini fıçılara doldurup buraya getiriyordu. Zeytin burada yoktur. Yabani zeytinler vardı. Babamın elinde zeytin çubukları, testere ipi vardı. Zeytine aşı yapıyor. Kim görürse bunun için Sadık Ağa’nın yolu buradan geçti derlerdi. Zeytinleri aşılayan babamdı. Zeytinciliği Çukurova’da aşılayan, doğuran babamdı[31].

Aynı şekilde mübadillerde yerli halktan yeni toplumsal beceriler edinmişlerdir. Bu da Kurtuluş Savaşı sonrası yaşanan ekonomik boşluğu doldurmada uzun vadede etkili olmuştur. Örneğin Mersin’in Yuvanaki Çiftliği (Demirhisar Köyü)’ne yerleştirilen Selanik (Serez) mübadillerinin Mersin’in yerli halkından öğrendikleri yeni tarımsal becerileri, narenciyecililik, yeni yöntemlerle göçmenler tarafından başarıyla gerçekleştirildi. Bugün dahi 2. ve 3. kuşak mübadiller için önemli geçim kaynağıdır[32].

Hiç şüphesiz, ekonomik etkileşim sürecinde yerli halk da daha önce bilmediği bazı ürünleri mübadillerden öğrenmiştir. Mersin ve Tarsus’ta zeytin pek bilinmemekteydi. Zeytini bilmeyen yerli halktan bazılarının zeytin ağaçlarını sökmesi gibi olayları mübadillerin anlattığı ilginç anılardan öğreniyoruz. Girit mübadili Mehmet Arseven de zeytinyağı üretiminin Mersin’de başlamasını şöyle anımsatmaktadır:[33]

“Sadık Boltaç bakmış ki Tarsus’un köylüleri zeytinleri kesip odun yerine yakıyorlar, Kardeşim getirin bana zeytin çıkarayım, getirin bana altına düşeni ve üzerindeki meyveyi de ben size zeytinyağı çıkarayım. Onlara zeytinyağını öğretti. Ondan sonra zeytinlikleri kesmez olmuşlar.  Tarsus’a Mut’a kadar gitti. Mut’ta şimdi bile var”.

Mersin’e gelen Giritli diğer bir aileye de geldikleri yerdeki mallarına karşılık Rumlardan kalan bir çırçır fabrikası verilmişti. Ancak ailenin Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik durum nedeniyle ticari canlanmayı sağlamak için uzun süre mücadele ettiğini mübadil Fazıl Tütüner’in oğlu Necati Tütüner şöyle aktarmaktadır:

Babam ilk seneler ticaretle uğraştı. Sonra bir fabrika verdiler. Çırçır fabrikasıydı bu. Çiğidi çekirdeğinden ayıran makineler vardı. Buz fabrikası vardı. Çeltikle uğraşıyorlardı. Ancak sıtmadan dolayı çeltik ekimi yasaklandı. Bundan dolayı da zarar ettiler. 1927’de verdiler(…). Ticaret falan yapıyorlardı. Çeltik fabrikası getirdiler. Sıtma mücadelesinden dolayı elli bin liraya alınan 17 bin liraya satıldı. Ekonomik sıkıntı çektik. 1929 krizi yüzünden senelerce bunalım geçirdik.[34]

 

Mübadiller hem işçi, hem de işveren olarak Mersin ekonomisine katkıda bulunmuşlardır. Mübadillere fırın, dükkân, mağaza gibi işletmeler dağıtılmıştır[35]. Örneğin, Girit mübadillerinden Tütüncüzade Fazıl Bey’e Mersin’in Mesudiye Mahallesi’nde kendi adını taşıyan Fazıl Bey Fabrikasında pamuk, çiğit ve buz üreterek ve fabrikasında mübadil işçileri istihdam ederek hem mübadillere hem de Mersin ekonomisine katkıda bulunmuştur. Bu fabrika Tütüncüzade ailesine Girit’teki mallarına karşılık verilmiştir[36].

 

SONUÇ

Sonuç olarak, mübadillerin Mersin’de yeni bir çevre ve toplumsal yapının oluşum ve biçimleniş sürecinde önemli etken olduğu söylenebilir. Ancak bu insanların yeni katıldıkları toplum içinde hem ekonomik becerilerini aktarmada, hem de eski toplumsal statülerini yeniden kazanmaları sürecinde yerli unsurlarla karşılıklı uyum sorunları da kendini göstermemiş değildir. Bununla birlikte içinde eklemlendikleri toplumun kendilerine sunmuş olduğu sosyal ve kültürel koşulların ve iktisadi olanakların sonucunda doğal bir işleyiş olarak beraberlerinde getirdikleri ekonomik becerilerini ve kültürel birikimlerini, Mersin özelinde, topluma aktarma olanağı da elde etmişlerdir.[37] Mübadele temelde yeni kurulmakta olan Türkiye Cumhuriyeti’nin toplumsal yapısını, geçirmiş olduğu tarihsel travmaları göz önüne alarak daha türdeş bir yapıya kavuşturmaktı.[38]  Ortak etnik kökene sahip ve ortak kültür evreninde yer alan iki toplumun bir araya getirilmesi, homojen bir yapı oluşturmaya hizmet edebildiği gibi, farklı coğrafyalarda yaşamış bu iki toplumun beraberlerinde getirdikleri farklı deneyimlerinin paylaşımı yolunu da açmıştır. En azından, Türkiye’de ve Mersin örneğinde gelenlerin Türk ekonomisine ve Türk ulusal kimliğinin şekillenmesine olumlu katkıları olduğu büyük bir kesinlikle dile getirilmelidir.[39]

Mersin özelinden yola çıkarak denilebilir ki, mübadiller yeni bir toplumsal yapılanmanın parçası olmuşlardı. Rumların ülkeden ayrılmasıyla ekonomik anlamda oluşan boşluğu, savaş sonrası yıkımı mübadillerin doldurması beklenemezdi. Mübadiller bu boşluğu dolduracak bir parça olarak görülmüştür. Ancak milli bir ekonomi yaratılması sürecinde önemli rolleri olmuş olsa da Türk iktisadi yaşamında belirleyici oldukları söylenemez.

Balkanlardan gelen bu göçmenlerin tarımsal teknoloji bakımından Anadolu’ya daha gelişmiş ürünler ve teknolojiler getirdiği bilinmektedir. Bu açıdan Mersin’de tarımsal üretimde, bağcılığın ve zeytinciliğin yaygın hale getirilmesinde, Giritli ve Selanikli mübadiller önemli rol oynamışlardır denilebilir.

 

 

*Arş.Gör., Mersin Üniversitesi, Tarih Bölümü.

[1] Lozan Sulh Muahadenamesi Mukavelenamesi 24 Temmuz 1339-1923, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hariciye Vekaleti, ss.103-109; Düstur, III. Tertip, C.V, Ankara, 1969, s. 205, 10 Muharrem 1342/1923 ve tarih ve 340 sayılı kanun.

[2]Tevfik Çavdar, Talat Paşa, Bir Örgüt Ustasının Yaşama Öyküsü, Ankara, 1984, s. 3.

[3] Mübadele Mersin’in nüfus yapısını büyük ölçüde değiştirmiştir. Elbette bunda sadece gelenler değil gidenler de etkili olmuştu. Çünkü, mübadele ile 2000’i aşkın Ortodoks Rum da Mersin’den ayrılmıştı. Cumhuriyet Arşivi ve Mersin Köy Hizmetleri Arşivi belgelerine göre, Mersin’e 12.055 mübadil yerleştirilmiştir. Bu demografik hareketlilik konumuz açısından oldukça önemlidir.

[4]Türk-Rum Nüfus Mübadelesi Sözleşmesi’nin ilk maddesine göre, 1 Mayıs 1923’ten itibaren Türk topraklarında yerleşmiş Türk uyruklu Ortodoks Rumlar ile, Yunanistan’da yerleşmiş Yunan uyruklu Müslümanların 1 Mayıs 1923’ten itibaren zorunlu mübadelesine başlanacaktır. Mübadiller her iki devletin kendi ülkesi için izin vermemesi halinde, terk ettikleri ülkeye yerleşemeyeceklerdir. Bkz Mehmet Esad Atuner, Mübadeleye Dair Türkiye ve Yunanistan Arasında İmza Olunan Mukavelenameler (Muhtelit Mübadele Komisyonu Kararları, Bi-taraf Azaların Hakem Kararları), Damga Matbaası, 1937, s.1.

[5] Mehmet Arseven ile yapılan görüşme, Mersin, 10.10.2002.

[6] Seniye Koraltan ile yapılan görüşme, Mersin, 18.10.2002.

[7] Fahriye Emgili, Mersin Mübadilleri, Mersin Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Mersin, 2004, s.198.

[8] Ali Bölükbaşı ile yapılan görüşme, Mersin, 25.08.2002.

[9] Osman Oğuz ile yapılan görüşme, Mersin, 9.05.2003.

[10] Girit’ten Mersin’e gelen mübadillerin büyük çoğunluğu Türkçe’yi hemen hemen hiç bilmemekteydi. Emgili, a.g.t; “Girit Adasında Osmanlı yönetiminin kurulması Rumcanın üstünlüğünü engelleyememiştir. Tersine Ada’nın fatihleri Rum kadınlarla evlenerek onların ve onlardan doğan çocukların Rumca konuşmalarına izin verdi. Bu da Ada’da yerleşen Müslüman Türklerin anadilleri olan Türkçe’yi kısa bir süre sonra unutmalarına yol açtı. Halkın büyük çoğunluğu tamamen Rumca konuşur oldu.” Bkz. Adıyeke, A. Nükhet, Osmanlı İmparatorluğu ve Girit Bunalımı (1896-1908), T.T.K. Yayınları, Ankara, 2000, s. 86-87.

[11] Necati Tütüner ile yapılan görüşme, Mersin, 9.10.2002.

[12] Emgili, a.g.t., ss. 179-206.

[13] Çocukluğum süresince sık sık gittiğim göçmen köyü olan Demirhisar’da insanların söylemleri bu çalışma esnasında belleğimde canlandı. Demirhisarlılar çevre kasaba ve köylerin halkı tarafından “muhacir”, “macır” diye bilinir ve nitelendirilirdi. Bazen bu söylemlerin yerini “gavur tohumu” gibi dışlayan söylemelere bıraktığını bu mübadillerin kendilerinden dinledim. Aynı şekilde onların da çevre köyleri yerliler ya da küçümseyici bir tavırla Yanparlı yerliler diye çağırdıklarını birçok kez işittim.

[14] Sözlü tarih çalışması olan “tanıklık” anlatıcının kurgusunu taşır. Malzemesi dil ve yaşananların yeniden kurgulanması olan bu ve benzer anlatılar da, anlatıcıların duygusal ve ideolojik yaklaşımlarının bir dökümüdür aynı zamanda. Anlatı sahibinin kimliğini oluşturan her bir unsurun yani geldiği coğrafyanın, kadın, erkek, tüccar, çiftçi, ırgat olması veya Rumca, Türkçe konuşması gibi pek çok etken anlatılar üzerinde farklılıklar yaratabilir.

[15] Ali Bölükbaşı ile yapılan görüşme, Mersin, 25.08.2002. “ Bizim köy  gavur görülür. Buhran biraz biraz ısınmaya başladı. Kız aldılar, kız verdiler. Muhacirler derlerdi, istemezlerdi.”

[16] Eren Akçiçek, “Girit Türkleri’nin Mutfağı, Yedikleri Otların Beslenme ve Sağlık Yönünden Değerlendirilmesi”, Standart, Şubat, 1994, ss. 2128.

[17] Hayvanına ot bulmakta güçlük çeken yerliler, bir eşeğin boynuna “Giritliler geldi” aç kaldım” yazılı bir arzuhal asıp kaymakamın kapısının önüne bırakmışlardır. Gündüz Artan, “Giritlilerin Mersin’e İlk Muhacereti”, İçel Sanat Kulübü Bülteni, 1999, s. 5; Örneğin Giritli mübadil Mehmet Arseven’in şu sözleri ilginçtir: “Giritliler geldi, merkeplere ot bırakmadılar dediler. Bizim ana da gidiyordu ot mot toplamaya. Eğer ki bu lafı söylemeseler, gururlarına dokunmasalardı, Mersin halkı bir çok ot çeşidini öğrenmiş olurlardı. Marata, arapşaçı, asgolibus, şevketbostan böbreklere çok faydası var.” Mehmet Arseven ile yapılan görüşme, Mersin, 10.10.2002.

[18] Kapak dedikleri, tencere kapağı biçiminde, büyük boy yuvarlak bir tepsiyi kapayacak bir biçimdedir. Önceden yakılan çalı-çırpının kalan közü hem kapağın üstüne hem de tepsinin altına konularak ekmek ve yemekler pişirilir.

[19] Naime Akdoğan ile yapılan görüşme, Mersin, 25.08.2002; Örneğin Cumhuriyet gazetesinde “Mübadiller arasında balık, zeytin yağı ve keçi eti tüketimi pek yaygındı. Ayrıca, kırlarda bulunan hindibağı, gelincik, ebegömeci gibi otlardan yemekler yapmaktadırlar. Ekmekleri ise buğday ve arpa unundandır.” mübadillerin yemek kültürüne ilişkin haberler de yer almıştır. Bkz. Cumhuriyet, 7 Teşrin-i Evvel, 1924.

[20] Kemal Arı, Büyük Mübadele Türkiye’ye Zorunlu Göç (1923-1925), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 1995, s. 168-169.

[21] Mehmet Ali Gökaçtı,         Nüfus Mübadelesi; Kayıp Bir Kuşağın Hikayesi, İletişim Yayınları, İstanbul, 2003, s. 285.

[22] Fatma Azak ile yapılan görüşme, Mersin, 22.04.2004.

[23]Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi (BCA), FK.: 00.30 10, T., 8 Kasım 1339/1923, Yer No.:123.873.18 M.

[24] Emgili, a.g.t., s.182.

[25] Mersin Vilayeti Tarsus Kazası’na  İskan Edilen Göçmenlere Ait İskân Defteri(M.K.H.A)., 15, No:1, Yıl:1340/1924.

[26] Necati Tütüner ile yapılan görüşme, Mersin, 09.10.2002; Haydar Doğruer ile yapılan görüşme, Mersin, 17.10.2002. ”Fazıl Bey’în fabrikası vardı.(Tütünerler) Hacı Beyin fabrikası vardı.”

[27] Türkiye Cumhuriyeti Devlet Salnamesi (TCDS), 1927-1928, Matbuat Müdüriyeti Umumiyesi, Ankara, 1928, s.1200-1201.

[28] BCA, FK.: 00.30 10, T., 8 Kasım 1339/1923, Yer No.:123.873.18 M.

[29] Ali Bölükbaşı ile yapılan görüşme, Mersin, 25.08.2002.

[30] Emgili, a.g.t., s.189.

[31] Seniye Koraltan ile yapılan görüşme, Mersin,  18.10.2002.

[32] Emgili, a.g.t., s. 190; Cahit Arseven ile yapılan görüşme, Mersin, 10.10.2002; “Bizim köylerde şarap yapılır. Zeytinyağı, zeytinin salamura edilmesi, sele zeytin, sirke gıda sektöründe Akdeniz Anadolu’ya taşınmasında ve ot konularında, eğitim hususunda çok katkıları olmuştur.”

[33] Mehmet Arseven ile yapılan görüşme, Mersin, 10.10.2002.

[34] Necati Tütüner ile yapılan görüşme, Mersin, 09.10.2002.

[35] M.K.H.A., Mersin Vilayeti Tarsus Kazası’na İskân edilen Mübadillerle Ait Defter 15, No:1, Yıl:13340/1924.

[36]TCDS, 1927-1928, Matbuât Müdüriyeti Umumiyesi, Ankara, 1928, s.1200-1201.

[37] Femgili, a.g.t., s.205.

[38] Gülten Kazgan, “Milli Türk Devletinin Kuruluşu ve Göçler, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, C.6, İletişim Yay., İstanbul, s.1557.

[39] Femgili, a.g.t., s.192.